Bir zamanlar yaşam amacımı bulmaya takmıştım kafayı. Sanki bir yerlerde benim için yazılmış bir cümle vardı. Onu bulduğum anda her şey anlam kazanacak, içimdeki boşluk dolacak, neden burada olduğumu anlayacaktım.
O dönem hayatımın en karanlık zamanlarından biriydi. Depresyonun sisli koridorlarında dolaşıyor, sürekli aynı soruyu soruyordum:
"Burada ne yapıyorum?"
Bir gün bir sahafa girdim. Nedenini bilmeden doğruca üst kata çıktım. Sanki aradığım cevap beni çağırıyordu. Raftan bir kitap çektim. Bugün ne kitabın adını hatırlıyorum ne de yazarını. Fakat içindeki hikâye zihnimde yaşamaya devam ediyor.
Kitapta bir tur şirketi vardı. İnsanları yaşam amaçlarını öğrenmek üzere Olimpos'a götürüyordu.
Katılımcılar bunun sıradan bir gezi olduğunu sanıyordu. Oysa yolculuk ilerledikçe zorluklar başlıyor, korkular ortaya çıkıyor, bazıları pes ediyor, bazıları kaçmaya çalışıyordu. Zirveye ulaşabilenlerin sayısı ise giderek azalıyordu.
Sonunda kalanlar iki yol ayrımına geliyordu.
Bir yol yaşam amacını öğrenmek isteyenlere açılıyordu.
Diğer yol ise öğrenmekten vazgeçenlere.
Vazgeçenler merak edip diğerlerini izliyorlardı. Yaşam amacını öğrenenlerin bir uçurumun kenarına gidip kendilerini boşluğa bıraktıklarını gördüler.
"Neden?" diye sordular.
Cevap kısa ama sarsıcıydı:
"Çünkü yaşam amacını zamanından önce öğrenenler onun ağırlığını taşıyamaz."
Yıllar boyunca bu hikâyenin ne anlattığını düşünmeye devam ettim.
Belki de yaşam amacı modern dünyanın bize sunduğu gibi bulunacak bir hedef değildir.
Belki de yaşam amacı, taşıyabileceğimiz ölçüde bize açılan bir sırdır.
Bugün kişisel gelişim dünyasında sıkça duyduğumuz bir soru var:
"Yaşam amacını buldun mu?"
Bu soru çoğu zaman insanı özgürleştirmekten çok baskı altına alıyor. Çünkü insan amacını bilmediğinde eksik olduğunu sanıyor.
Oysa doğaya baktığımızda hiçbir şey acele etmiyor.
Bir tohum, ağaca dönüşmek için önce karanlık toprağın içinde bekliyor. Kök salıyor. Güçleniyor. Fırtınalara dayanacak hale geliyor.
Hiçbir meşe ağacı tohumu aceleyle çekip çıkarıp ona "Sen koca bir ağaç olacaksın" demiyor.
Çünkü bilgi, hazır olmayan biri için yük olabilir.
Carl Jung insanın hayat boyu süren gelişim yolculuğuna "bireyleşme" adını vermişti. Ona göre insan olmak, önceden belirlenmiş bir role ulaşmak değil, adım adım kendine dönüşmekti.
Joseph Campbell ise bütün mitlerin altında aynı hikâyenin yattığını söyler: Kahraman önce evinden çıkar, sınavlardan geçer, düşer, kalkar, korkularıyla yüzleşir ve dönüşür. Hazineyi yolculuğun sonunda bulur.
Dikkat edersek hiçbir kahramana hikâyenin başında son söylenmez.
Çünkü dönüşüm, bilgiden önce gelir.
Yoga pratiği de bana bunu öğretti.
Matın üzerine ilk çıktığımız gün bedenimizin, zihnimizin ya da ruhumuzun nereye evrileceğini bilmiyoruz. Her poz, her nefes, her fark ediş bizi biraz daha hazırlıyor. Yol bize ancak yürüdükçe kendini gösteriyor.
Belki yaşam amacı da böyledir.
Belki yaşam amacı gökyüzünden düşen büyük bir aydınlanma değildir.
Belki her gün yaptığımız küçük seçimlerin içinde saklıdır.
Bir çocuğa gösterilen şefkatte.
Bir dostu dinlerken.
Bir ağacın gölgesinde dinlenirken.
Bir öğrencinin gözlerinde beliren anlayışta.
Belki de yaşam amacı, sonunda ulaşacağımız bir yer değil, her gün biraz daha bilinçli yürümeyi seçtiğimiz yoldur.
Bugün artık yaşam amacımı öğrenmek için acele etmiyorum.
Çünkü anlıyorum ki bazı cevaplar, onları duyacak kulak hazır olduğunda gelir.
Ve bazen yaşamın amacı, yaşamın kendisini tüm açıklığıyla deneyimlemekten başka bir şey değildir.