Popüler kültür dayatmaları, belirli bir dönemde kitle iletişim araçları ve sosyal medya aracılığıyla hızlıca üretilen tüketim kalıplarının, yaşam tarzlarının veya düşünce biçimlerinin bireylere sanki kaçınılmazmış gibi kabul ettirilmesi sürecidir. Bu durum, insanları "herkesin yaptığı şeyi yapma" veya "modaya uyma" yönünde baskı altında hissettirerek tek tipleştirmeyi amaçlar.
Hastalıkların tanı alması önemlidir! Tedavi süreci ancak böyle başlayabilir…
***
An itibari ile tek emin olduğum unvanıyla seslenmek isterim; Cumhuriyet Halk Partisi Manisa Milletvekili Özgür Özel, mutlak butlan kararı ile partisinin genel başkanlığını kaybettiğini anladığı andan itibaren sinyallerini verdiği yeni partinin Temmuz sonu Ağustos başı gibi kurulacağını açıkladı.
Baba ocağı olarak andıkları ‘Atamın yadigârı’ Cumhuriyet Halk Partisi’ne veda ediyorlar.
Tarih, giderken yakıp yıkanları hep yazdı! Bunu aklınızda tutun.
***
Son 20 yıldır ‘büyük emeklerle inşa edilen!’ kutuplaştırılmış, ayrıştırılmış kitlelerle; kin ve nefret söylemlerinin, intikam senaryolarının, nereden ve nasıl geleceği hiç önemli olmayan kazançların, çok paranın, gücün en fazlasının karanlık koridorlarında yaşanan Türkiye siyasetinde muazzam bir örnek haline getirilen Cumhuriyet Halk Partisi, artık kimin elinde kalacaksa bu haliyle, hayrını görsün!
Her gelenin ve her gidenin bir hikayesi var, kendince haklı olduğu…
Bir gün öncesine kadar kahraman olduğunu düşünenlerin omuzlarında taşınırken, bir gün sonra ayaklar altına alınarak genel başkanlıktan edilen Kemal Kılıçdaroğlu ‘sırtından hançerlendiğini’ düşünürken haklı olabilir miydi?
Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun grup başkanvekili iken salya sümük ağladığı grup toplantılarında seçim kazanamama garantili genel başkanına istifa çağrısı yapan partililere “Değişim isteyenler AKP’lidir!” çıkışı yapabilen Özgür Özel (Bu kulaklar bunu da duydu, bu gözler bunu gördü), genel başkanlık koltuğunu kendisine vadedenlere sırtını dayamaya karar verdiğinde, geceden sabaha kararını neden değiştirdiğini bilmediğimiz halde, haklı olabilir miydi?
Sırtından hançerlendiğini düşündüğü yol arkadaşlarına bu hainliğin hesabını sormak isteyen Kemal Kılıçdaroğlu’nun, elinden alınan gücü geri almak için kime, hangi güce dayandığını hesaba katmadan yeniden oyuna girmesinde bir haklılık olabilir miydi?
Yan yana konduğunda adına Cumhuriyet Halk Partisi dediğimiz tüm varoluş ilkelerini alaşağı edecek; siyaset adına inandığımız, güvendiğimiz her ne kaldıysa hepsini tek kalemde silecek suçlamalarla önümüze atılan CHP’liler; hepsi yalan, hepsi tuzak olsa dahi bu suçlamalar karşısında verdikleri görüntüler, elde edilen belgeler sonrasında savunulmaya yer kalmayacak hale düşerken ne kadar haklı olabilirler peki?
Belki tuzak, belki yalan ama yakayı bir yerden ele verince birbirini gammazlarken, dertleri suç ve suçluyu kayırmamak adına dürüst olmak mı yoksa iftiracı olup suçtan kurtulmak mı belli olmayan bu yol arkadaşları her iki durumda da haklı olabilirler mi acaba?
Adı rüşvet, irtikap, çetecilik, suç örgütü kurmak ve yönetmek, evlilik dışı birliktelikler, tek gecelik ilişkiler, uygunsuz çekilen görüntüler, birdenbire zenginleşmeler, kamu kaynaklarının kullanımında şuursuzluklar eşliğinde seyreden suçlamalara; ‘benim de testimde bir çatlak olabilir mi acaba?’ diye dönüp bir bakamamak, bir izahatta bulunma gereği bile duymamak ve kitleleri de tüm bunların izaha muhtaç şeyler olmadığına ikna edip ‘Yaptıysam ben yaptım. Ben yaptıysam iyi bir şeydir’ özgüveniyle hepsinin ‘AKP’nin yalanı’ olduğuna sorgusuz sualsiz inandırmak; akıl almaz kararlılıkta, müthiş bir haklılık olabilir belki de.
Partisinin kirinin pasının ortaya dökülmesine olanak sağlayan Kemal Kılıçdaroğlu’nun bunu sadece koltuğunu geri almak için değil de Cumhuriyet Halk Partisi’ni bu kirden ‘arındırmak’ için yaptığına ikna olabilirsek eğer, tek dert buysa eğer az da olsa haklı olamaz mı gerçekten?
Peki dert koltuk değil de vatan sevgisi, koşulsuz hizmet, altı ok bağlılığı, Atatürk’ün çakmak çakmak bakan mavi gözleri, alev alev yanan devrim ve ilkeleri ise gerçekten; koltuğu bırakmamak için ‘baba ocağını’ yakıp yıktırmayı göze almak yahut koltuğu kazanmak uğruna ‘baba ocağını’ yakıp yıktırmaya emir vermek nasıl bir haklılığın gerekçesi olabilir?
Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını ‘siyasi’ bulup uygulamayı reddetmenin, yok hükmünde sayıp kanunlara, yasalara karşı çıkmayı olağanlaştırmanın; kendi işinize öyle geliyor diye Türkiye Cumhuriyeti’nin kanun-yasalarla yönetilmediği mesajını toplum gözünde meşrulaştırmanın hiçbir haklılığı olamayacağı gibi Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını da kendine göre uyar hale getirmenin bir o kadar hiçbir haklılığı olamaz… Bu, herkese her zaman demokrasi gerektiğinin tek haklı gerekçesi değil midir sizce?
… ve işte sonra yıkıldı tüm barikatlar…
Muhtaçtı çünkü yıkılmaya. Siyasi hırs, siyasi şov bir yana, yasalar kanunlar herkes içindi!
Tanınmadığı için yırtılan mahkeme kararının kitlelerde oluşturduğu heyecan yeterliydi anlaşılan!
Gidenlerden geriye harap edilmiş bir baba ocağı kalacaktı ve hafızamdan hiç silinmeyecek olan o görüntü. Gelenlerin, yakılmış yıkılmış da olsa ‘baba ocağı’nı devralabildikleri için birbirlerine lokum ikram etmeleri.
Ama ne büyük zafer!
Tarih, giderken yakıp yıkanları hep yazdı! Bunu söylemiştim size…
Ve merak ediyorum… ‘Baba ocağı’ Cumhuriyet Halk Partisi, ‘babamızın ocağı’ olmadığına göre bir kamu zararı oluşmuyor mu? Binaya verilen maddi zararın bedelini kim ödedi/ödeyecek? Ruhumuza açılan zararı konuşan bile yok!
Yunanın bayrağını yerden kaldıran Büyük Atam! Kalk da gör mirasını…
Giden geleni yuhalıyor, yerlerde tekmeliyor sıfatını. Halbuki bu savaşta düşman da yok, hepsi aynı yolun yolcusu!
Ve…
Popüler kültürün bir dayatması olarak, kitle iletişim araçları ve sosyal medya aracılığıyla üretilen bu değişik düşünce biçimleri, olayın taraflarına sanki kaçınılmazmış gibi kabul ettirildi. Özgür Özel ve arkadaşlarını haklı görme modası yaratıldı. Bu iklim, elden ele, dilden dile öyle bir hal aldı ki beyinle alınan kararlar listesi bomboş kaldı sanki.
Herkes sanki bir dayatma gibi “Hain Kemal”den hesap sorma hevesinde…
Evet! Son on yıllarda Saray’ın dayatmaları, kişisel hak ve hürriyetlerimiz konusunda büyük bir tehlike.
Evet! Saray, işin ehli hukuk adamlarının dahi kabul edemediği hukuksuzluklarla anılıyor ve insanlar özellikle özgürlükleri konusunda asla hukukun üstünlüğüne, adaletin tesisine inanmıyor.
“Bizim mahalle”de yaşayanlar, bu konuda öyle haklılar ki insan kendini “Hain Kemal”i savunurken istemsiz bir şekilde hain gibi hissediyor.
Ama kimselerin de “Hukuk, böyle buyurdu… Vakti, hali ne ise o zaman gidelim kurultaya. El mi yaman bey mi yaman gösterelim o vakit ahaliye” dediği yok. “Varsa bir şaibe aklanalım gelelim” diyen yok. “Aslolan Cumhuriyet Halk Partisidir” diyebilen yok. “Burası benim evim, gidecek başka bir evim yok” diyebilen de olmadığı gibi kişilerin ardından yeni partiye gitmenin heveslisi çok. Kolay mı bu kadar?
“Ya yeni bir yol bulacağız ya yeni bir yol yapacağız!”
Çok fiyakalı bir söz. Ancak bu söz, baba evi için söylenmez. Söylenmemeli. Var oluş mücadelesi o ailenin sorunudur ve sorunlar evden dışarıya çıkmaz. İnsan evini terk etmez.
Dokunulmazlıkların ardına saklananların yarattığı günübirlik politik kararların heyecanına kapılanlar ile o heyecanın devam ettirilmesinden menfaat sağlayanlar; durumun vahametine canı gönülden inanmış olan Cumhuriyet Halk Partilileri söylenen bu beylik sözle öyle bir kıskaca soktu ki o cendereden çıkabilmek mümkün değil.
Cumhuriyet Halk Partisi teşkilatları, yönetim kademeleri, kazanılan belediyeler için “Sütte leke vardır, onlarda yoktur” inancını yüreğiyle savunanlar, sadece günün modasına uymak için nelere alet olduklarını dışarıdan bakan bir gözle görebilseler keşke. Halbuki toplumun aydın kesimi; soran sorgulayan, okuyan, biat etmeyen, kişilere değil ideolojiye bağlı, hakka, hukuka, adalete inanan kişilerin bileşkesidir Cumhuriyet Partisi.
Ne var ki öyle bir kin ve nefret rüzgarı estirildi ki; iktidarın zulmünden kaçışın, özgürlüklerin kazanımının tek yolu olarak Özgür Özel ve arkadaşlarına inanmaktan geçtiği öyle bir inandırıldı ki ve öyle çok ihtiyacımız vardı ki böyle bir kurtarıcıya, öyle çok dilemiştik ki onu Tanrı’dan şimdi ayağına taş değmesin istenmesi çok normal.
Ben hala ‘herkese her zaman adalet isteyenler’in tarafındayım. Ayağında taş yoksa değmez zaten şüphesiz. Sahipsiz kalmazsa, hakkını ararken haklı da kalabilirse günün sonunda, her yaptığını alkışlamaktan ziyade doğruyu da gösterebilirse çevresi, o çok arzu edilen iktidar hakkıyla kazanılır muhakkak.
Ancak şu küçücük Manisa’da başımıza gelenler doğrulamıyor sözlerimi…
2024 yılı mahalli seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisi’nin büyük zaferinin bayrağının açıldığı Manisa’da neler mi oldu?
İnsanlar bıkmıştı, yerel yönetimin kibrinden, baskıcı otoritesinden. Kayıp ve kaçaktan illallah etmişti.
Cumhuriyet Halk Partisi, tarihinde görülmemiş bir zaferin nişanesi olarak sarsıcı bir oy farkıyla büyükşehir belediyesi dahil 14 belediyeyi kendi hanesine yazdırdı. Vaadi belliydi. Yapmayacaktı, kendisinden önce yapanların yaptıklarını. İnandık haliyle…
Büyükşehir Belediyesi, Cumhuriyet Halk Partisi’nin adayı merhum güler yüzlü başkanımız Ferdi Zeyrek ile kazanıldı. Sırf güler yüzü yeterdi seçim kazanmaya yetti de zaten.
Vaatleriyle çoğu seçmenin işi bile olmadı… Hasret kalınmıştı çünkü bir güler yüze, bir çift tatlı söze.
Manisa FK’yı dolamıştı rahmetli Ferdi Zeyrek diline. ‘Manisa’nın parasını, bir şahıs şirketine ait futbol takımına vermem’ demişti. ‘Manisalılar’ın parasıyla o futbol kulübünde belediyenin personelini çalıştırmam, kulübe belediye tesisini yok paraya kullandırmam’ demişti. Ne çok haklıydı? Kamu zararı kabul edilesi bir şey değildi! Evet, bu sözlerle seçimi kazandı kazanmasına… Sonra ne mi yaptı? Şahıs şirketi Manisa FK’nın yollarını kazdı, suyunu kesti, tesisi geri aldı ve maddi manevi zora soktuğu anda kulübü arkadaşına satın aldırdı. O kamuya ait olan tesisi, personeli, otobüsü, yolu, suyu kaç para bedelle geri verdiğini tüm ısrarlı sorulara rağmen cevaplamadan göçtü gitti bu diyardan.
Ölen kişinin ardından rahmet okumak gerekir düşüncesiyle girmiyorum başka mevzulara.
İl Başkanı İlksen Özalper… Tek başına bir dünya… Afet-i devran…
Belediyeye işe alma/çıkarma… Hep onun elinden geçti tüm adaylar… Büyükşehir Belediyesi Başkan Danışmanı Demirhan Gözaçan ile birlikte. (O şimdi içeride. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca, Uşak Belediyesine yönelik "rüşvet", "irtikap" ve "ihaleye fesat karıştırma" suçlamaları kapsamında yürütülen soruşturma neticesinde tutuklandı. Dilerim ki en kısa zamanda haklılığını ispat edip, kavuşacaktır özgürlüğüne.)
Bu küçük detayın ardından devam edelim… Kendisine milli mücadele kahramanımız Gördesli Makbule dedirtmeyi çok seven İl Başkanımız İlksen Özalper, genelde büyük büyük sözler ettiğinde çıktı karşımıza. Azarlanmadık ne partili bıraktı ne de hoşuna gitmeyen haberler yapan gazeteci. Adını kirli işlere hiç bulaştırmasa da hep yüksekte, hep çok yüksekten konuştu herkesle. Halkın içinden, bağrından kopan Cumhuriyet Halk Partisi’nin il başkanı halktan hep 10 santimetre de olsa yukarıda olmayı sevdi. Kibir, Manisa’nın kırmızı çizgisiydi, seçim kazandırır-seçim kaybettirirdi, bunu unuttu ve kibri boyunu hayli hayli aştı.
Tehdit, son yıllarda artık hepimizin kırmızı çizgisi…
Ama bizim payımıza düşen bu Makbule, tehditte de sınır tanımadı. Herkese atar, gider yaptı… Yakınları çok sevdi bu tavrını daha da kaldırdı omuzlarını.
Kendinden olmayanı tehdit etti… İşine gelmeyeni tehdit etti… Hoşuna gitmeyen soru soranı, yanlış yaptığını söyleyeni tehdit etti…
Bir yerde yanılıyordu sadece. Henüz daha yerel iktidarın sahibi olmuşken 24 yıllık ulusal iktidarın diliyle tehdit etti herkesi. Yıllarca asarım, keserim, tutuklatırım, başına iş açarım sözlerinden yılmış, bıkmış seçmenin karşısına geçip; yaptıklarını beğenmeyenlere bu tarifeyi uygulayacağını söyledi durdu. Yaşı gereği olsa gerek, iktidarın sahibi olmayı böyle bir şey olarak öğrendi muhtemel. Doğru bildiği bu yanlış, benim gibi dışarıdan bakan herkes için, “A Partisi ya da C partisi… İktidara gelen herkes aynılaşıyor” şeklinde yorumlanmaya başlandı.
Umudumuzu çaldı bir bakıma… Çünkü Cumhuriyet Halk Partisi’nin bu ülke insanına verebileceği en büyük vaat; insanca, onurlu bir yaşamdır ve özgürlüklerimizin, adalete olan güven duygusunun geri kazanımıdır. İşte elimizden bu duyguyu aldığını bilmeden umudumuza saldırdı, umut ettiğimiz ne varsa hepsini tehdit etti. Aynı oldu beğenmedikleriyle. Zalim bir portre çizdi…
Özgür Özel’in en sıkı taraftarlarından biri olarak her kavgaya girdi… En ön safta o yer aldı özellikle butlana karşı. Tehditlerinin dozu bünyeyi aştı, o durmadı… Alkışçıları yüreklendirdi, o coştu.
Butlan yönetimi tarafından görevden alınınca şimdi butlancıların yeni il başkanı Engin Uzun ile bütün derdi. Agresifliği yüzüne yansıyor ama gülmeye çalışıyor. Haklı olduğunu düşündüğü konuşmaların bütününe bakınca içindeki kin ve nefret dürtüsünü kontrol edemediği çok açık…
Yüzüne tükürecekler Engin Uzun’un, etrafındakilere öyle buyurdu. Yapılacak devir teslim töreninin çiçekli bir karşılama olmayacağı aşikar. Özgür Özel ile birlikte kurulacak yeni partiye
gideceği de aşikar ama Cumhuriyet Halk Partisi Manisa İl binasını yakıp yıkmadan oradan çıkmaya niyeti olmadığını kendi ağzıyla söyledi zaten.
Yakın, yıkın efendiler! Babanızın malı çünkü!!!
Nöbetteler şimdi… Orada uyuyup orada uyanıyorlar. Geçtiğimiz gece Gördes’ten at geldi… Nöbetçi atı, hanelerin arasındaki daracık sokakta şahlandırdılar, kişnettirdiler daha neler, neler.
Dün deve getireceklerdi kapının önüne, gelen tepkiler sonrası vazgeçtiler…
Attır, devedir… Böyle gayet lüzumsuz şovları sanki dahiyane bir fikir gibi sunanlar ile günün modasına ayak uydurmak için bu görüntülere alkış tutanların arasında insanın aklını yitirmemesi elde değil.
Ve üzülerek söylüyorum, ejderha getirseniz bu saatten sonra olmaz bu iş!
Bu kavgada Özgür Özel’i ayrı bir yere koyarsak, 3 ayrı milletvekilimiz daha var. Onlar günün modasına uygun düşen ezber cümleleri tekrar etmekle meşguller sadece. Görüntü yapıyorlar da denebilir kaba tabirle.
***
Birbirine düşen CHP’li.
Birbirini ispiyonlayan CHP’li.
Olayın mağduru CHP’li.
Olayın kazananı CHP’li, kaybedeni CHP’li.
Kızan da CHP’li, sevinen de CHP’li.
Ve tek bir kaybeden var o da Cumhuriyet Halk Partisi.