Gerçekleşmesi imkansız veya bir hayal gibi görünen, idealize edilmiş toplumlar ve fikirler olan ütopya kavramı, son zamanlarda yaşadığımız toplumsal olaylar yüzünden aklımdan hiç çıkmıyor. Mükemmelliği de içinde barındıran bu düşünce, gerçek hayata uygulandığında bile kusurlu olabilir; çünkü her zaman bir açık çıkacaktır. Bir noktadan sonra bu ideal yapı, kaçınılmaz olarak karanlık ve umutsuz bir topluma, yani distopyaya dönüşebilir. Çünkü her şey birbirine dönüşme eğilimindedir.

Şu anda adeta bir distopyanın içindeyiz. Pandemiyle birlikte umutsuzluk, karamsarlık, şiddet ve baskı arttı. Savaşlar, zulmedilen çocuklar gibi konular artık daha görünür hale geldi. İnsanların bu denli şiddete başvurmasında, dürtülerin kontrol edilememesi, toplumsal koşullar, ekonomik eşitsizlikler, travmalar ve çaresizlik gibi faktörlerin yanı sıra diziler, sosyal medya ve genel medya etkisi de rol oynuyor olabilir.

Haberlere ve sosyal medyaya baktığımızda, her gün bir önceki günden daha fazla kişinin birbirine zarar verdiğini görüyoruz. Medya ise reyting kaygısıyla, yayınladığı içeriklerle farkında olmadan şiddet eğilimini besleyebiliyor. Yarışmalardaki aşırı rekabetin empati yoksunluğuna yol açması ya da dizilerdeki şiddet ögelerinin bilinçaltımıza yerleşmesi gibi pek çok etken bu döngüyü besliyor. Bu kısır döngüden nasıl çıkılır?

Bu döngüyü kırmak için atılabilecek adımlar şunlar olabilir:

-İnsanları birbirine düşüren rekabetçi eğitim, iş ve sosyal sistemler yerine daha işbirliğine dayalı modeller geliştirilerek yeniden yapılandırılmalı.

-Teknolojinin getirdiği potansiyel empati kaybını azaltmaya yönelik, devletin de desteğiyle aileleri güçlendirecek bilinçlendirme çalışmaları yapılmalı.

-Kaynakların adaletsiz dağılımının önüne geçilmeli ve fırsat eşitliği sağlanmalı.

-Suçların caydırıcılığını artırmak amacıyla, suç işleyenlerin hak ettikleri adil ve orantılı cezaları alması sağlanmalı.

Toplumsal güvensizlik, sürekli korku hali, bireyselleşme ve izolasyon gibi sorunlarla başa çıkabilmek için insanlara erişilebilir ve nitelikli psikolojik destek hizmetleri sunulmalı.

Ütopya, mükemmelliyetçilikte değil, gelişim ve sürekli iyileşme sürecinde aranmalıdır. Bu süreç zamanla topluma yerleşecek ve umarım şiddetin değil, sevginin ve anlayışın egemen olduğu bir düzen kurulacaktır. Belki de ulaşılabilir bir ütopya, tam da "insan olmanın" zorlukları ile yüzleşip birbirimize iyi gelmeyi başardığımızda filizlenecek.