Aslında amacım eleştiri yapmak ya da bir suçlu aramak değil; ama bir eğitimci olarak beni derinden üzen son olayları görmezden gelmek de içime sinmiyor.
Düşünüyorum…Ne ara eğitimin ,düzenin ve güvenin sarsılmaz kaleleri olarak gördüğüm ve yetiştirildiğim okullar, silahla, tüfekle, şarjörle basılan, hatta can alınan yerler oldu? Ne ara çocukların ve gençlerimizin içi bu kadar boşaltıldı? Sorun çocuklar mı, sistem mi, sürekli gelişen teknoloji mi, yoksa anne babalar mı?
Kendi gördüğümü,alanımdaki tecrübelerimi yazayım. En büyük problem disiplin; daha doğrusu velilerin disiplin anlayışı. İlginç bir durum var. Her veli hem okulun disiplinli olmasını, çocukların kurallara uymasını istiyor, ama o kuralların ucu kendi çocuğuna dokununca rüzgâr bir anda yön değiştiriyor. Bir eğitimci olarak önce “ana- baba eğitimi” diyorum. Disiplinin sadece bir ceza mekanizması veya çocukları kalıba sokma aracı olarak değil, hayata karşı geliştirilen bir sorumluluk bilinci olduğunu anlatmamız, öğretmemiz gerekiyor.
Şu an yaygın olarak gördüğüm şey, “Okul disiplinli olsun ama benim çocuğumun konforu bozulmasın” yaklaşımı. Ve bu yaklaşım, maalesef sistemin üst katlarında destek buluyor. Bu yaklaşımla yetiştirilen çocuklar, kendi hayatının sorumluluğunu almayan ve kuralların sadece başkaları için olduğunu düşünen bireyler olarak büyüyorlar. Yine bu çocuklar yarın bir gün hayatın gerçekleriyle karşılaştıklarında çok daha sert bir duvara çarpıyor.Çok değil, daha bir kaç hafta önceki “Hayattan Korumak mı, Hayata Hazırlamak mı?” yazımda belirttiğim gibi, bu çocuklar sorunlar karşısında hem çabuk dağılıyorlar, hem de bazı durumlarda başkalarına zarar vermeyi, hatta can almayı bile eyleme dökecek kadar yönlerini kaybedebiliyorlar.
Eğitimin tüm üst koltuklarında oturanlar, öğretmenlikten gelmiş,sınıf tozu yutmuş,okul koridorlarının havasını koklamış kişilerse, mutlaka iyi bilirler ki, eğitim maaş karşılığı yapılan bir iş değildir; gönül işidir. Bir okulun iklimini belirleyen şey sadece yönetmelikler değildir. Okul, veli ve öğretmen arasındaki tutarlı davranışlardır. Okulda işleyiş ve yürütme yetkisi velide değil, öğretmende olmalıdır.Eğer okulda sıkı sıkıya tutulan bir kural evde esnetiliyorsa, veli burada okulun yanında durmak yerine kuralı esnetmeye, delmeye çalışıyorsa, çocuklar da doğru davranma eylemi göstermek yerine, idare etme kurnazlığını öğrenmiş oluyorlar.
Eğitimde akademik çıktıdan önce disiplin ve karakter gelişimini önemsemeliyiz.Disiplini, kurallı ve adaletli davranmayı öğrenmeyen çocuk ,bilgiyle buluştuğunda yıkıcı ve kontrolsüz bir güce dönüşebilir çünkü.
Hala sorunun nerede olduğunu arıyorsak, yanlış yerlere bakıyoruz bence…
BAŞKA BİR AÇIDAN HIDRELLEZ…
Hıdrellez yaklaşıyor.Çocukluğumda çok daha canlı,neşeli kutlanırdı.Hemen hemen her sokakta ateş yakılır,üstünden atlanırdı.Artık eskisi kadar keyfi yok, daha az görüyorum ateşleri. Çocukluk eğlenceme bir sürü ideoloji bulaştırdılar, gereksiz…
Oysa tüm ideolojilerin ötesinde evrensel,mistik bir tonu,anlamı vardır Hıdrellez’in.
Kitabımda da bahsetmiştim. İlk bayramlar yaygın şekilde doğa döngülerinin kutlanmasıdır aslında.
Hıdrellez, bu döngülerden yaşamın, topraktan dışa açıldığı eşik olan 1 Mayıs Beltane’nin Doğu kültüründeki yansımasıdır.Mesela bizde de 1 Mayıs, İşçi Bayramı olarak kutlanır. Ama yine ateşler yakılır.Ne alaka? Şöyle efendim;
Bu döngü aslında 31 Ekim’den(Samhain) itibaren başlar; doğa içe çekilir, tohum toprağın altına bırakılır ve orada bizim görmediğimiz bir süreç başlar. Şubat ayındaki Imbolc ile birlikte bu tohumlar henüz yüzeye çıkmasa da içeride uyanır; Mart,Nisan da ilk büyüme,filizlenme gerçekleşir. Mayıs’a gelindiğinde ise hayat, artık saklanamaz, çiçeklenir ve kendini açıkça göstermeye başlar.Ağustos tam bir hasat zamanıdır, yani bir nevi karşılığını alma vakti.(Lughnasadh)
Bu nedenle Hıdrellez’de tutulan dilekler, aslında öyle bir anda ortaya çıkan istekler değil, belki aylar öncesinden niyeti atılmış süreçlerin görünür hale gelmesi ve yüzeyde, açık şekilde dile getiriliyor olmasıdır.
İslam kültüründe de yeri olan bu özel gün, Hızır ile İlyas’ın yeryüzünde buluştukları gün olarak kabul edilir. Bunu sadece bir buluşma olarak düşünmeyin; aynı zamanda bereketi, şifayı ve tamamlanmayı da sembolize eden bir andır bu gece. Hızır’ın dokunduğu yerde hayatın canlanması, aslında doğanın uyanışının bir tür kültürel anlatısıdır.Hızır başka kültürlerde yeşil adamdır mesela.(Doğanın yeşili). Hatta bir yerde meşhur Robin Hood’un aslında Hz Hızır’dan esinlenen bir karakter olduğunu okumuştum.O da biliyorsunuz ormanda yaşıyor(yeşil vurgusu) ve ihtiyacı olanlara yardım ediyordu. İlginç değil mi?
Mesela kutlamalarda yakılan ateşin üzerinden atlama geleneğini, bu uyanışın bir sembolü olmasının yanı sıra ; bir bakıma insanın kendi iç döngüsünü de doğanın ritmiyle hizalama çabası gibi düşünebiliriz. Ateşin bu tarafındaki senle, atladıktan sonraki sen… Eskiyi geride bırakma, arınma ve yeniye geçiş ritüeli olarak…
Özetle;doğanın kusursuz ritmini ve gecikmeyen döngüsünü izlerken , kendi içsel yolculuğumuzu da gözden geçirebileceğimiz, özel ve eğlenceli anlardır Hıdrellez. Bu güne böyle bakalım, böyle değerlendirelim…