Her yıl 2 Nisan ve içinde bulunduğu hafta boyunca "mavi renk" daha görünür hale geliyor. Kimi zaman bir panoda, kimi zaman bir ışıklandırmada, kimi zaman uçurulan balonlarda, kimi zaman da giyilen bir kıyafette.
Bugünlerde artık o bir renk değil, bir sembol haline geliyor. Farklı olanın fark edilmesi sembolü.
Sembolleri önemli kılan altında yatan anlamdır. Yani sadece maviyi görmek yetmez. Amacını, anlamını anlamak, içselleştirmek de gerekir.
Otizm Nedir?
İşe otizmi tanımak ve tanımlamakla başlayalım. Bu kavramın toplumda çoğunlukla yanlış anlaşılıp değerlendirildiğini görüyoruz.
Otizm her şeyden önce bir hastalık ya da engel değildir. Beynin dünyayı, sesleri, görüntüleri ve insan ilişkilerini farklı bir şekilde algılaması ve anlamlandırması ile ilgilidir.
Araştırmalar otizmli bireylerde sinirsel yapılanmanın normal bireylere göre çok daha fazla olduğunu ortaya koyuyor. Yani mesele aslında fazlalık. Bu sebeple duyusal hassasiyetleri diğer insanlardan çok daha yüksek. Bu da dünyayı daha farklı algılamalarına neden oluyor.
Örneğin bir elektrik süpürgesinin sesi otizmli bireyler için son derece rahatsız edici kuvvette, bir jet motoruymuşçasına algılanabiliyor ya da iyi niyetle yapacağınız ufak bir temas bir yumruk acısı oluşturabiliyor. Odanızdaki normal bir aydınlatma onlar için göz alıcı bir parlaklıkta, rahatsız edici şekilde hissedilebiliyor.
Kısaca hayat onlar için çok fazla gürültülü, çok fazla parlak, hatta tehlikeli. Bu yüzden rutinlerine sıkı sıkıya bağlanıyorlar. Onlar için rutinler güven demek çünkü.
Günümüz diliyle anlatmak ya da özetlemek gerekirse, mesele donanımda değil, işleyiş farkında. Onlar farklı bir işletim sistemi kullanıyorlar. Android ve iOS gibi düşünün. Aynı cihazlar olsa bile çalışma mantıkları farklı.
Ancak her yazılımın da kendine göre avantajları var. Mesela onun beyni her şeyi 4K Ultra HD görüyor. Sizin fark edemediğiniz halıdaki deseni, duvardaki saatin tıkırtısını veya birinin farklı kokusunu çok net algılıyor.
Bu kadar çok detayı aynı anda işlemek çok yorucu olsa gerek ki, yük arttığında kendini dengelemek için sallanma veya ses çıkarma sistemini devreye sokuyor. Kendini bu şekilde sakinleştiriyor.
İşte çoğu zaman bizim anlamsız veya uygunsuz olarak gördüğümüz davranışların arkasında aslında böyle bir ihtiyaç var.
Biz de davranışı anlamak yerine onu durdurmaya odaklanıyoruz. Çocuk sessiz olsun, çocuk yerinde dursun, kurallara uysun, diğerleri gibi olsun…
Otizmi anlamak burada başlıyor. Çünkü mesele bu farklı işleyişe uygun bir yaklaşım geliştirebilmekte.
Kapsayıcılık kavramı tam burada devreye giriyor. Kapsayıcılık dediğimiz şey aynı ortamda bulunmak değil, o ortamın herkes için yaşanabilir hale gelmesini sağlamak, farklı olanın da o ortamda var olabilmesine ve mutlu olmasına izin vermek demektir.
Yani otizm açısından baktığımızda davranışı bastırmak değil, o davranışı ortaya çıkaran koşulları ortadan kaldırmak ya da azaltmaktır.
Mesela sınıfta ışığı azaltmak, gürültüyü kontrol etmek, sade ve net yönergeler vermek; evde ve okulda rutini korumak, ani değişimleri azaltmak, çocuğun hassasiyetlerini ciddiye almak…
Ve belki de en önemlisi çocuğa “neden böyle yapıyorsun?” diye sormak yerine “sana nasıl yardımcı olabilirim?” diyebilmek...
Bunlar küçük gibi görünen ama etkisi büyük olan adımlardır.
Mavi ışıklar yanacak, panolar hazırlanacak, kıyafetler giyilecek ama asıl önemli olan soru şu: Bizler gerçekten anladık mı?
Çünkü kapsayıcılık bir gün değil, uzun bir sürece yayılan bir bakış açısı geliştirmeyi gerektiriyor.
Ve o bakış açısı değişmediği sürece hiçbir "mavi ışık" bizi yeterince aydınlatmayacaktır.
Pınar Sibel SOLMAZ/Rehber Öğretmen