Geçen haftadan beri okulda, sokakta, öğrenciler arasındaki konuşmalarda ve dijital platformlarda sıkça şahit oluyorum. Juventus’un elenmesiyle başlayıp Liverpool galibiyetiyle devam eden zaferler serisi, toplumun en kuytu köşelerine kadar yayılan kuvvetli bir coşku ve heyecan yarattı. Galatasaray bu sonuçlarla ülkede haklı bir sempati ve önemli sayıda taraftar topluyor.

Meşhur bir söz vardı, aklıma o geliyor: “Her gün biriniz, bir gün hepiniz Galatasaraylı olacaksınız.”
E, hakkı da…

Tevellütü yetmeyenler bilmez. Cim Bom bunu hep yapıyor.
Benim gibi çocukluğundan beri GS’li olanlar hatırlayacaktır. Bir Neuchâtel Xamax galibiyetimiz vardı ki; efsane… İlk maç 3-0 kaybedilmişti. Çılgın GS’liler hariç kimse turu geçeceğimize inanmıyordu.
Ama bu Galatasaray’da huydur. 3-0 yenik gittiği maçtan 5-0 galibiyetle ayrılarak turu geçmeyi başarmıştı.
O maç, o anlar; Levent Özçelik’in efsane sesi ve yorumuyla hafızalara ve kulaklara kazınmış, kendisi dâhil ekran ve radyo başındaki hepimizi gözyaşlarına boğmuştu.

Bu tarz anlar, duygular futbolun her taraftara sunabildiği keyifler değildir. Değerini bilmek gerekir.
Bugün eleştiriyorsun: “Rakip kötü oynadı, hakem GS’yi tuttu.” diyorsun. Ama bir bak bakalım önce; bu takım bunu yapabiliyor mu, geçmişte yapmış mı, yapmamış mı? Şimdi sorabilirsin tabii, “o takımla bugünkü takım aynı mı?” diye. Kadrolar değişir, teknik yapı değişir, başkanlar değişir… Ama unuttuğunuz şey, o renklerin, o formanın bir karakteri, hafızası olduğudur. Bu, sosyal psikolojide de çok kullanılan ve bilinen bir kavramdır: kolektif hafıza ve kurumsal kimlik… Bir takımın kadrosu değişir ama o kulübün hikâyeleri, başarıları ve karakteri kolektif hafızada yaşamaya devam eder. Taraftarın ve kulübün inanç ve davranış kalıplarını işte bu hafıza şekillendirir. İşte yine o hafıza, Galatasaray’da, en zor anlarda bile geri dönülebileceğine, maçı çevirebileceğine inanılan o kolektif ruhu yaratır.
Galatasaraylıyı ayrıcalıklı yapan tam da bu bence…

Ülkede bir şeyleri ilk yapan olmak, öncü, lider olmak gerçekten zor. Aşağı çekmeye, çelme takmaya, karalamaya çalışan, eleştiren gırla; destek olmak isteyen ara ki bulasın. Liverpool forması giyenleri bile gördü gözler! Fanatizmi bile bir yere kadar anlayabiliyorum, ama bu bambaşka bir kıskançlık boyutu. Tam da kenetlenmenin en önemli olduğu günlerde bu tür davranışlar bana sempatikten çok anlamsız geliyor.

Bu toplumsal bir sorun bence. Bunun çaresi de kendimizle yüzleşmekten geçiyor. Herkes önce kendi yetersizliğini, eksikliğini kabul edip, sonra da başarılı ve öncü olanı aşağı çekmek yerine kendini geliştirmeye, kendi yolunu bulmaya odaklanmalıdır. Çünkü gerçek ilerleme başkasını geriye çekerek değil, kendini ileriye taşıyarak olur.

Demem o ki; öncü olmayı başaranlar her zaman kolay bir yol yürümüyor. Ama birileri o yolu açmadan da hiç kimse ilerleyemiyor.
Her şeyden önce samimi niyet şart. Önce kalpler, niyetler parlayacak ki sonra da davranışlar ve sonuçlar…

Bu akşamki sonuç ne olursa olsun Galatasaray sevgim veya coşkum gram değişmeyecek. Çünkü gerçek taraftarların takımlarıyla olan bağları skor hesabından çok, yukarıda bahsettiğim hafıza ve karakter ile ilgilidir. Hayatları boyunca iyi ya da kötü biriktirdikleri “muhteşem anlar hafızası” ile.
Ve Galatasaraylılar olarak bizde bundan fazlasıyla var.

Pınar Sibel SOLMAZ / Rehber Öğretmen