Yazacağımı söyleyip de yazamadığım konular birikti. Evvelki hafta CHP’yi yazmış ayrıntılara bir sonraki yazımda değineceğime söz vermiştim.
Daha öncesinde de darbeleri övmeyi şiar edinmiş hatta bunu doçentlik tezinde siyaset diye benimsetmeye çalışan ne bilim insanlığında ne de siyaset insanlığında tek bir olumlu yönünü göremediğimiz zatı muhteremin doçentlik tezindeki görüşlerini ortaya döküp eleştirilerimizi sıralayacaktık. Ancak araya başka öncelikler girince sözümüzde duramadık. Geçen hafta Türkiye’nin Hukuk, demokrasi, insan hakları ve adalet savaşçısı TBMM 17. Başkanı Hüsamettin Cindoruk’un vefatı önceliğimiz olmuştu. Onunla ilgili yazım araya girince bugün de İran- ABD, İsrail savaşının görünmeyen yüzündeki derin stratejik savaşı gecikmeden anlatmayı istedim.
Strateji savaşının galibini anlatmadan önce, stratejik derinliklerde boğulan bugünkü iktidarın Pakistan kadar bile inisiyatif alamadığı bir ortamda nasıl kendi kendine elini kolunu bağladığını geçmiş bir anekdottan kıssadan hisse çıkararak anlatmaya çalışacağım.
Kamran İnan’ı çoğumuz tanır ama ben biraz da bilinmeyen yönleriyle tanıtayım. Kamran İnan DP Bitlis Milletvekili Selahattin İnan’ın oğludur. Hani düzmece Yassıada Mahkemelerinde anayasanın ihlal edildiği iddia edilen hiçbir kanunun oylamasında bulunmadığı halde tetikçi savcı Altay Ömer Egesel’in “bu kanunların oylamasında bulunmasa bile önceki oyları hep DP gurubu yönünde olduğundan, bu oturumlara katılsaydı gene aynı yönde oy kullanacaktı” sözleriyle müebbet talep ettiği ve şeyhlik iddiasında bulunduğu Selahattin İnan. Merhum İnan altta kalır mı? O da “sayın savcı şeyhliği bana bırakmış ama kerameti kendine saklamış, sanırım kehanette bulunmuş” sözleriyle hem bu mahkemenin adil olmadığını tarihe not düşmüş hem de hem hakimleri hem de salonu güldürmüştü.
Kamran İnan zeki bir çocuktu, Yüksel Menderes’in Ankara Hukuk fakültesinden sınıf arkadaşıydı. Menderes’in teşvikleriyle Yüksel ve Kamran birlikte Cenevre Siyasal Bilgiler üniversitesinde doktora yaparlar, dönüşlerinde Kamran İnan Dışişleri sınavını kazanır ve Belgrad Büyükelçiliği başkatipliğine atanır. Uzun yıllar diplomaside birçok yerde ülkemizi temsil eder ve ağabeyi, Süleyman Demirel’in Doğu’daki sağ kolu AP Bitlis Milletvekili Abidin İnan(Gaydalı)’nın teşvikiyle AP’ye taze kan olarak Bitlis Senatörü seçilir. 12 Mart döneminde AP’nin zaafa düştüğü iddiasıyla basının ve bazı çevrelerin telkinleriyle 1976 AP Büyük Kongresinde Demirel’in karşısında genel başkan adayı olur ve açık farkla kaybeder. Demirel asla onu dışlamaz, kurduğu ilk hükümette Enerji Bakanlığına getirir. İnan çevresine enerji bakanlığından memnun olmadığını Dışişleri Bakanlığını beklediğini söyler. Bu yakınma elbette Demirel’in kulağına gider, verdiği cevap ise tam da Siyasal Bilimler Fakültelerinde harp okullarında ders niteliğinde okutulacak türdendir. Demirel şöyle der:
“Dünyada bütün savaşlar enerji ve su yüzünden çıkar. O yüzden ülkenin enerji politikalarını yönetmek, doğru stratejiler geliştirmek için iyi bir diplomata ihtiyaç vardır. Dışişleri Bakanlığında ise zaten çok iyi diplomatlar vardır. Oradaki ihtiyaç ise insan ilişkileri kuvvetli iyi bir politikacıdır. Onun da Türkiye’deki en iyisi İhsan Sabri Çağlayangil’dir” Dolaylı da olsa bu cevabı işiten İnan yakınmaktan vazgeçer dört elle işine sarılır. İşte Demirel böyle bir lider ve stratejist i di.
Bu uzunca girizgahtan sonra gelelim başlıktaki soruya. Henüz savaşın kazananı belliideğil ama strateji savaşını İran ve Çin kazandı demek yanlış olmaz. Neden mi?
Yabancı ajanslar dünyanın en büyük Sülfürik asit üreticisi Çin’in 1 Mayıs itibariyle ihracatını durduracağını söylüyor. Bu ne demek? Başta enerji sektörü olmak üzere birçok sektörde kriz demek. Başta bakır olmak üzere, uranyum, nikel ve birçok cevher sülfürik asit ile arıtılıyor. Bakır olmazsa enerji sektörünün en temel ihtiyacı kablo da olmaz. Bazı gübreler de üretilemez, hatta cep telefonlarımızın çipleri de üretilemez, arabaların bataryaları ve daha birçok ürün üretilemez. Bakar mısınız, bizim kimya derslerimizde kolay ezberlemek için Hasan2-Salak-Osman4 (H2SO4) diye isim taktığımız asidin dünya ekonomisini nasıl hoplattığına. Herkes petrole bakıyor ama “eşeğin büyüğü ahırda” misali asıl sorun burada. Sebep ise Soykırımcı İsrail’in gazına gelip hata üstüne hata yapan Trump’ın iş bilmezliği. Buna karşılık binlerce yıllık devlet aklına sahip İran ve Çin’in stratejik aklı.
İran Hürmüz boğazını kapattı, herkesin aklında petrol sevkiyatı ne olacak endişesi vardı. Oysa Hürmüz boğazından sadece petrol geçmiyor. Petrol rafinerilerinde yan ürün olarak çıkan ve sülfürik asidin ana hammaddesi olan kükürt(sülfür)ün %44’ü Ortadoğu’dan Hürmüz üzerinden dünyaya sevk ediliyor. Trump tuttu Hürmüz’ü ablukaya aldı. Aldı ama İran hala açmadı boğazı çünkü Çin İran’la ticari anlaşmam var Amerikan ablukasını tanımam, ben geçerim dedi ve şakır, şakır geçiyor. Amerikan gemileri tık bile diyemiyor, zira deseler onlar da Taiwan boğazını ablukaya alırlar tek bir Amerikan ticari gemisini geçirmezler. Amerikalılar bu stratejik hata sayesinde belki de savaşı kaybedecekler. Zira Çin gemileri geçiyor, belki de füze getirip, kükürt götürüyor yani hem İran hem Çin bu işten kazançlı çıkıyor.
Peki biz ne yapmışız? Biz kendi topuğumuza sıkmışız, 1995 de Isparta Keçiborlu’daki Etibank’ın kükürt tesisinin faaliyetini aşırı maliyet yüksekliği ve zarar nedeniyle durdurmuşuz. Hep iktidarı eleştirmek olmaz çuvaldızı bir de kendimize batıralım. Demirel sonrası temel politikalarımızda sapma olduğunu zaten hiç inkar etmedik. Ancak bu da olmamalıydı ekmek 100 TL olsa yemeyecek miyiz? Stratejik ürünlerin üretiminden zarar da etsek vaz geçilmemesi gerekirdi. Ne yazık ki, bugünkü iktidara açık desteğini esirgemeyen Çiller daha o günden başlamış topuğumuza sıkmaya. Bugüne nasıl gelmişiz? DYP İstanbul il başkanı dostumuz merhum Yaşar Keçeli’nin sahibi olduğu Bakırsan isimli işletme Özal zamanından başlayıp, bugünkü iktidar döneminde de devam eden siyasi ve ekonomik baskı ve sıkıştırmalar nedeniyle elden çıkarılmak mecburiyetinde bırakılmıştır. Bu kadarla kalsa gene iyi ama o modern fabrika sökülerek İran’a taşınmış şimdi İran’da faal vaziyettedir. Bugün de Etibank’ın iştiraklerinden Karadeniz bakır işletmelerinin fabrika ve maden işletmelerini millete sövmeyi ihmal etmeyen malum holdinge satmışız. Yani artık bugün devletimiz ne kükürt ne de bakır üretmiyor. Devletin elinde kalan tek tesis Etibank Bandırma Sülfürik Asit fabrikası o da atıl kapasite ile bir gün var, bir gün yok. Dibindeki Bagfaş sadece gübre üretimindeki ihtiyacı kadar üretebiliyor.
Diyeceğim odur ki; savaşları sadece ve silah gücüyle kazanılmaz. Akıl da lazım, strateji de lazım. Silahsız, mühimmatsız, parasız, kısıtlı insan gücüyle yedi düvele karşı Milli Mücadele Nasıl kazanıldı? Akılla, zekayla, strateji geliştirmekle, lidere inanmışlıkla, imanla, adanmışlıkla birlik ve beraberlikle kazanıldı. Umarım Türkiye’de de yeniden bilimi, aklı önceleyen yeniden devlet aklını tesis ederiz. Kalın Sağlıcakla…