CHP ülkemizin kurucu partisidir ve elbette ülkenin bekası, Cumhuriyetimizin ilelebet payidar olması hedefi açısından da varlığı milletimiz adına önemlidir. Tabi bu da Cumhuriyetimizin temel değerlerine, demokrasi ve millet egemenliğine, Devletimizin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğüne bağlı kaldığı sürece geçerlidir. Bunlara halel geldiği veya getirildiği ahvalde gerekli duruşu göstermiyor veya gösteremiyorsa, yeterli mücadeleyi veremiyorsa o zaman milletin de bu bakışı değişir.

Okuyucularım benim klasik makale formundan çok geçmiş anekdotlardan yola çıkarak siyasi olaylara farklı bakış açıları getirmememe alışmışlar. Benden hep böyle devam etmemi siyasi hayatımızın bilinmeyen, perde arkasında kalmış olaylarını öğrenmek istediklerini söylüyorlar. Doğrusu benim tercihim de bu, zira üstenci bir bakışla okuyuculara ders verir gibi yazmaktansa onlarla sohbet eder gibi yazmak benim tarzım. Son iki yazımda bazı anekdotlarla yetiştiğimiz ocağı, Adalet Partisini yazmıştım. CHP’li dostlar hep AP, DP yazıyorsun. Biraz da CHP yazsana diye sitem ettiler. Aslında CHP ile ilgili doğrusu şahsen yaşadığım birkaç olay dışında çok fazla yazacağım bir şey yok. Eğer tarihsel perspektiften bakıp geçmiş hataları yazmaya kalksam CHP’li dostların pek de memnun olacağını düşünmüyorum. Muhalefete muhalefet etmek pek de bugünün konjonktürüne uygun düşmez diye düşünürüm. O yüzden pek fazla suya sabuna dokunmadan sadece yapıcı ve uyarıcı eleştirilerle olumlu bakmaya çalışacağım.

Başlangıçta CHP’nin Cumhuriyetin kurucu partisi olduğunu ve varlığının ülkemiz için gerekli olduğunu yazmıştım. Öyleyse kıyaslamamıza O günden başlayalım. Cumhuriyet Halk Fırkası Anadolu ve Rumeli Müdafaa i Hukuk cemiyetlerinin birleşmesiyle vücut bulmuştur. Fırkanın 10 kurucusu başta Gazi Mustafa Kemal olmak üzere, İstanbul MV Refik (Saydam), İzmir MV. Celal(Bayar), İzmit MV. Saffet(Arıkan), Diyarbakır MV. Zülfü (Tigrel), Erzincan MV. Sabit Sarıoğlu, Erzurum MV. Hüsrev Göle, Tekirdağ MV. Cemil (Ubaydın)ve Umumu Katip Recep(Peker). Bu isimler aynı zamanda Fırkanın İdare Heyetini teşkil etmektedirler. Görüldüğü üzere İsmet Paşa CHF kurucuları arasında yoktur. Gazi, 29 Ekimde Reisicumhur seçilince Başvekil İnönü’yü vekil tayin etmiştir.

Atatürk’ün sağlığında bu on kurucu üyeler partilerine sahip çıkmışlar, ülkenin ilerlemesi için sadakatle görev yapmışlardır. Ancak, Atatürk’ün vefatından sonra çözülme başlamıştır. Atatürk’ün son başvekili Celal Bayar 1945 yılında 4’lü takririn CHP gurubunda reddedilmesi ve imza sahiplerinin partiden ihracı üzerine hem milletvekilliğinden hem de CHP’den istifa etmiş ve Demokrat Partiyi kurmuştur. Bazı kurucular siyasetten çekilmiş, aile fertleri ise ileriki yıllarda DP ve ardılı siyasi partilerde görev yapmışlardır. CHP’de kalan ve İsmet Paşayla siyasete devam eden kurucular ise sadece asker kökenli bir iki kişiyle, Recep Peker ve Refik Saydam gibi ünlülerdir. Vilayetlerde, kaza ve kasabalarda ise Kuvayı Milliye önderleri, milli mücadelenin sivil direniş kahramanları da DP saflarında yerlerini aldılar.

Görülüyor ki, 1938 sonrası CHP temel ilkelerini muhafaza etmekle beraber Atatürk’ün CHP’si olmaktan çıkmış, İnönü CHP’si olmuştur. Peki öyle kalabilmiş midir? Bana göre kalamamıştır. Zira Ecevit’in İnönü’nün çıkardığı adaya rağmen Genel Sekreterliği ele geçirmesi üzerine İnönü CHP’den istifa ederek eski Cumhurbaşkanı sıfatıyla Cumhuriyet Senatosuna geçmiştir. Ertesi gün ise CHP genel başkanlığına Ecevit seçilmiştir. Turhan Feyzioğlu, Kemal Satır, Vefa Tanır, Kemal Demir, Ferit Melen, gibi İnönü taraftarı deve dişi gibi siyasetçiler de CHP’den ayrılarak kendi Partilerini kurmuşlardır.

Ecevit, hem siyaset anlayışı hem de yöntemleri bakımından CHP’de devrim niteliğinde değişimi gerçekleştirmiştir. 6 ok içinde yer alan halkçılık ilk kez işler hale gelmiştir. Böylelikle hileli 1946 seçimlerinden sonra tarihinde ilk kez %4O’ları görmüştür. Ancak bu değişimle örgüte sızan sol gurupların etkisiyle mitinglerinde haykırılan “Halklara Özgürlük” sloganlarına göz yumulması ve bizzat Ecevit’in “Toprak işleyenin su kullananındır” sözleri CHP’de eksen kaymasına yol açmış ve makul çoğunluğun CHP’den uzaklaşmasına neden olmuştur. Bu yapısıyla CHP’ye Atatürk’ün veya İnönü’nün CHP’si demek mümkün müdür? Elbette değildir ki zaten Ecevit de bunu böyle görmüş ve 12 Eylül darbesinden sonra kendi partisini kurmuştur.

Gelelim bugünkü CHP’ye. Bugünkü CHP Atatürk’ün, İnönü’nün ve Ecevit’in CHP’si de değildir. Özgür Özel’in CHP’si de değildir. CHP’de beklenen değişim hareketiyle 31 Martta birinci parti olmuş, büyükşehirleri büyük ölçüde kazanmış, 46’dan bu yana hiç kazanamadığı bazı beldeleri de kazanmıştır. Bunu CHP’deki değişime bağlayanlar vardır, belki kendi bakış açılarından haklı yanları da vardır ama siyaseti bilenler için bu hiç de öyle değildir.

Kuşkusuz son 30-40 yılın en başarılı hükumeti Süleyman Demirel’in başbakanlığındaki DYP-SHP koalisyonudur. Merhum Erdal İnönü’nün sempatik, sevecen ve uyumlu tavrı ve Demirel’i kayıtsız, koşulsuz Cumhurbaşkanlığına seçilmesini sağlaması merkez sağ seçmende CHP antipatisini kırmış, buzları eritmiştir. Bu ılımlı hava Erdal İnönü’den sonra da DYP-SHP (CHP) koalisyonlarıyla da sürmüş DYP’nin baraj altında kalmasından sonra da bu yakınlaşma devam etmiş, Baykal, merkez sağ siyasetçilerden Turhan Tayan, İlhan Kesici gibi ustalara kucak açmıştır. Baykal sonrasında Kılıçdaroğlu da aynı politikayı sürdürmüş, İlhan Kesici’ye ilaveten SSK genel müdürlüğü döneminde yakın mesai harcadığı Sağlık Bakanlığı Müsteşarı DP genel başkan yardımcısı Aytun Çiray, DYP Ankara İl Başkanı Bülent Kuşoğlu, Mehmet Haberal ve DP’nin dindar kanadından Hatay Milletvekili Nurettin Tokdemir’in kardeşi İsmet Tokdemir ve daha birçok merkez sağa yakın isimleri listesine almıştır. Bununla da kalmamış son seçimde AKP’den ayrılan partilere ve Milli Görüşçülere de kucak açmıştır.

Bana göre 31 Martta CHP’nin ulaştığı başarı Erdal İnönü’yle başlayan ve bugünlere kadar süregelen yakınlaşmanın sonucudur. Demokratlar büyük oranda 31 Martta CHP’ye oy vermişlerdir. Ancak, bugün bu destek hala sürüyor mu? Orası biraz şüphelidir. Bunun nedenlerini bir sonraki yazımda açıklayacağım.

Türkiye’nin yeniden tam demokrasiye dönmesi, temel hak ve özgürlüklere, tam bağımsız ve tarafsız yargıya kavuşması halkın refah ve saadetini sağlayacak ekonomik iyileştirmeler, kalkınma ve refahın sağlanması ancak merkezde konuşlanmış, merkez sağ ve sosyal demokrat partilerin uzlaşı içinde rekabet etmeleriyle sağlanabilir. Bu iki parti geçmişte olduğu gibi DP ve CHP’dir. Ne yazık ki, darbeci zihniyetten bir türlü vaz geçemeyen işleri güçleri siyaseti kendilerince dizayn etmeye çalışan münafıklar buna engel olma çabasındadırlar. Sonraki yazımda bunları da yazacağım. Kalın sağlıcakla...