Her nefes verişte öldüğümüzü, her nefes alışta yeniden doğduğumuzu söyleyen ekoller var. Gerçekten bir an durup düşündüğümüzde insanın bu küçük anları, bu görünmez dönüşümleri fark etmesi zor. Neden illa büyük kırılışlar, derin acılar ya da görkemli başlangıçlar yaşamamız gerekiyor? Belki de her kararımızda, her vazgeçişimizde, her kabullenişimizde eski bir ben sessizce ölüyor zaten.

Organizmalar gelişmiş ya da basit olsun, hepsi iyileşmeye yönelik yaşıyor. Bedendeki yaralardan zihnimizdeki sıkıntılara kadar her şey kendini onarmaya çalışıyor. Bizler ise bilinçli zihnimizle çoğu zaman sürekli bir şikâyetin, yarım ağız bir şükrün içinde yaşıyoruz. Oysa bedenimizin içinde kusursuz bir emek var.

Vücudumuza baktığımızda hiçbir organımız bir ünlünün organına benzemeye çalışmıyor. Hiçbiri başka bir bedene ait olmak istemiyor. Yaralıysa yalnızca iyileşmeye çalışıyor. Üstelik bizler, çoğu zaman yiyip içtiklerimizle, düşüncelerimizle, alışkanlıklarımızla buna bile izin vermiyoruz.

Bazen “Bu hayat olmadı,” diyoruz. “Keşke başka seçimler yaptığım bir paralel evrende yaşasaydım…” Ama ben şuna inanıyorum: Orada yaptığımız seçimlerin de başka sonuçları, başka kayıpları, başka sevinçleri ve başka yasları olacaktı. Çünkü insan yalnızca seçimlerinden değil, öğrenmesi gerekenlerden oluşuyor.

Belki de mesele hangi evrende olduğumuz değil; hangi farkındalıkla yaşadığımızdır. Çünkü olaylar, mekanlar ve zamanlar değişse bile insan yine kendi hakikatine yürür. Sadece başka yollar, başka yüzler, başka hikâyeler eşliğinde…

Paralel evrenlerdeki benler… Eğer beni duyuyorsanız bilin ki burada da her şey mükemmel değil. Burada da kayıplar var, pişmanlıklar var, yarım kalmışlıklar var. Bu yüzden benim hayatıma özenmeyin. Çünkü öğrenmeniz gereken ne varsa, farklı seçimlerle de olsa yine öğreneceksiniz. Belki de hiçbir evrende eksiksiz olmayacağız. Eksiklerimize sarılarak hangi evrende yaşarsak yaşayalım sonunda yine kendimize ulaşacağız.