Hepimiz çalışıyoruz. Çalışmak deyince sadece para kazanılan işler sanılmasın. Evde, sporda, hobilerimizde... Çocukken bir işi başardığımızda, her zaman maddi bir ödül olmasa bile bir “aferin” işitince göğsümüz kabarırdı. Büyüdük, bize aferin diyecek kimse kalmadı.

Oysa bir yanımız hep çocuk. Ve o çocuk hâlâ takdir bekliyor. Olmayan paranın bile çok rahat harcandığı zamanlardayız. İyi bir iş çıkardığımızda yaptığımız şey kendimize “Ben bunu hak ettim.” diyerek bir şey almak oluyor. Böylece sevinip o yanımızı besliyoruz.

Ama kendine verdiğin ödülün bedeli, parasını ödemek için daha fazla çalışmak ya da başka bir şeyden kısmak anlamına geliyorsa... İşte o noktada sormak gerek: Bu gerçekten ödül mü, ceza mı?

O halde nasıl bir ödül olmalı ki çocuk yanımız beslensin ama biz kaybetmeyelim? Belki de ödül, hep dışarıda aradığımız bir şey değildir. Çok da acil ve önemli olmayan bir işi erteleyip evde sinema keyfi yapmak, uzun zamandır elini süremediğin kitaba merhaba demek, tadını özlediğin bir yemeği sadece kendin için yapmak...

Ödül almak değil, izin vermek olabilir. Kendine zaman vermek, suçluluk hissetmeden dinlenmek, “bugün yeterince yaptım” diyebilmek. Çünkü o çocuk aslında yeni bir ayakkabı istemiyor, görülmek istiyor.

Ben bu hafta kendime itiraf ettim: O “hak ettim” dediğim şeylerin çoğu, hak ettiğim dinlenmeyi satın almaya çalışmaktı. Ve hiçbir kredi kartı ekstresi, “aferin”in yerini tutmuyor. Ödül dediğin şey borç yazmıyorsa ödüldür. Yazıyorsa, sadece ertelediğin cezadır.