Kendi zihnimizin labirentlerinde kaybolmak, beyni en gelişmiş canlı olan insan için sarsıcı bir durum.

Biz insanoğlu zekamız, yeteneklerimiz ve daha birçok özelliğimiz ile övünürken alaşağı olduğumuzda (kendi içimizde çıkmaza girdiğimizde) ne kadar da kedi yavrusuna benziyoruz.

Yetmeyen zaman illüzyonunun pençesinde ev, iş, çocuk, aile, eş, dost, sorumluluklar arasındaki yollarda giderken kayboluyoruz. İlk aklımıza gelen her şeyi bırakıp Ege'de bir sahil kasabasına yerleşmek oluyor. Bu ilginç toplumsal çözümü de bizden başka bir millet düşünmüş mü merak ediyorum.

Yerleşmek genel olarak çok iddialı olduğundan ilk yaptığımız şey kaçmaya çalışmak oluyor. Çünkü beyin hayatta kalmak için ilk kaç, savaş ya da don komutunu veriyor. Alıp başımızı uzaklara, tatile gidiyoruz. Hava değişimi iyi gelir, tebdil-i mekanda ferahlık vardır ne de olsa.

Ama beynimiz de bizimle gelir. Anılar, planlar, tartışmalar...

Uzaklara gitmek tatil için iyidir. Ancak ağır gelen bir durum, çözülmesi gereken bir problem varsa labirentin çıkışı iki günlük bir seyahatin sonunda değildir.

Asıl seyahat, zihnimizin içinde başlamalıdır. O meşhur 'Ege kasabası' aslında bir coğrafya değil, bir kafa yapısıdır. Sorunlara 'yük' olarak bakmak yerine onları çözülmesi gereken birer 'bulmaca' gibi görmeye başladığımız yerdir orası. İşte o an, o beş bin yıllık bilge dostumuz, ön beynimiz, bize fısıldar: 'Kaçma, dur ve bak. Çıkış yolu, sandığın kadar uzakta değil.' Gerçek ferahlık, mekan değiştirdiğimizde değil, bakış açımızı değiştirdiğimizde gelir.