Hem veli görüşmelerime hem de kendi gözlemlerime dayanarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki; pek çok öğrenci, en küçük bir zorlukta dağılabiliyor, beklemekten hiç hoşlanmıyor, zorlanıyor, emek vermeden sonuca ulaşmak ve her istediği olsun istiyor.

Bu maalesef ciddi ve önemli bir sorun. Çünkü yukarıda saydığım özellikler, en temel yaşam becerileri. Bu çocukların gerek yetişkin olduklarında, gerekse yetişkin olurlarken yaşadıkları zorluklar; bireysel özelliklerinden çok, yetiştirilme biçimleri ve bu bahsettiğim becerilere ne kadar sahip olduklarıyla ilgili.

Anne babaların savunması genelde şu oluyor:

“Biz çektik, çocuğum çekmesin.”

“Bizim yoktu, onun olsun.” şeklinde…

İlk bakışta bu cümleler ne kadar iyi niyetli ve anlaşılır görünse de fark etmeden çocuğun gelişiminin doğal alanlarının budanmasıyla sonuçlanıyor. İyi niyet her zaman doğru sonuç üretmiyor. Çocuğu bir acıdan korumakla gelişiminden mahrum bırakmak arasında çok ince bir çizgi var. Onu her sıkıntıdan korumaya çalışmak, maalesef hayat karşısında zayıf bir dayanma eşiğine sebebiyet veriyor.

Burada basit bir ayrımı kaçırıyoruz aslında:

Çocuğu desteklemek başka, çocuğun yerine hayatı düzenlemek başka…

Desteklemek darken yanında olmayı, yol göstermeyi, duygusunu anlamayı ve gerektiği yerde sınır koyabilmeyi kastediyorum. Ama bunun yerine farkında olmadan çocuk yerine konuşuyor, onun yerine çözüyor, onun yerine mücadele ediyoruz. Evin patron olan , o kadar çok öğrencim var ki... Bu strateji kısa vadede rahatlık sunduğu için tercih ediliyor olabilir. Ama uzun vadede çocuğunuza tahmin ettiğinizden daha ağır bir yük bırakıyor.

Evet, çocuğumuzun üzülmesini, zorlanmasını, beklemesini ya da eksiklik hissetmesini istemeyiz. Fakat hayat da tam bu duyguların içinden geçerek öğreniliyor. Çocuğun önündeki her taşı kaldırmak, onu hayata hazırlamaya değil; tam tersine, hayatla karşılaştığında ne yapacağını bilmeyen, en küçük hayal kırıklığında dağılan, en küçük engelde öfkelenen, en küçük gecikmede huzursuz olan, problem çözme becerisi gelişmemiş bireyler olmalarına neden oluyor.

Burada aklıma tırtılın kelebeğe dönüşme hikâyesi geldi. Kısaca şöyle anlatayım: Tırtıl, kelebeğe dönüşmeden once o daracık kozadan çıkmak için çok uğraşır, zorlanır, ittirir, didinir, mücadele eder. Aslında bu mücadelenin her anı, kanatları oluşturacak dokuların güçlenmesi içindir. Dışarıdan izleyen birisi bunu acımasız bulup ona yardım etmek ister ve kozayı eliyle açarsa, kelebeğe verebileceği en büyük zararı vermiş olur. Çünkü kelebek, vermesi gereken o mücadeleyi vermediği için kanatları yeterince güçlenmemiştir ve bu yüzden güçlü uçamaz.

Çocuk yetiştirme meselesi de bundan çok farklı değil. Her zorluğu çocuk adına çözmek, her sıkıntıyı önceden temizlemek, her istediğini almak, vermek, her düşüşü yaşamadan engellemek kulağa ne kadar merhametli gelse de; hayatın içinde karşılığı olmayan bir konfor alanı oluşturmaktadır. Öğrenme yolu, yumuşak minderler üzerinde olmuyor, hepimiz biliyoruz.. Koruma alanı içinde büyüyen çocuk, hayatın duvarlarıyla karşılaştığında bocalayıp zorlanıyor.

Çoğumuz sevgiyi, sürekli engel kaldırmak sanıyoruz. Oysa çocuk bazen beklemeli, bazen istediği olmamalı, bazen uğraşmalı, emek vermeli, hatta bazen hayal kırıklığı yaşamalı, hayata böyle hazırlanmalılar.

Ebeveynlikte gerçek bir destek çocuğun önündeki yolu tamamen açmak değil,o yolda yürüyecek gücü ona kazandırmaktır.Emin olun çocuğunuza bırakacağınız en kıymetli beceri, pürüzsüz bir yol değil;o yolda yürüyecek sağlamlıktır.

Pınar Sibel SOLMAZ-Rehber Öğretmen