Mandalaların ne zaman ortaya çıktığını kesin olarak bilmiyoruz. Ancak birçok düşünce geleneği, mandalanın evren kadar eski olduğunu söyler.

Çünkü evrene baktığımızda ilginç bir ortaklık görürüz: İster Büyük Patlama'yı düşünelim, ister ışığın yayılışını, ister ses dalgalarını... Hepsi merkezden dışarıya doğru dairesel olarak yayılır. Bu nedenle daire, insanlık tarihinde kutsal kabul edilen en temel geometrik biçimlerden biridir. Küre ise geometrik şekiller arasında belki de en gizemli olanıdır. 15.yüzyıl düşünürü Nikolaus Cusanus, kendisinden önceki bir tanımı yeniden yorumlar ve Tanrı'yı şöyle tarif eder:

"Merkezi her yerde, sınırı hiçbir yerde olan küre."

Bu cümle yalnızca Tanrı'yı değil, insanın yolculuğunu da anlatır. Çünkü insan doğduğu anda kendi özünden uzaklaşmaya başlar. Hayat boyunca merkezin çevresinde dolaşır; öğrenir, kaybeder, arar ve sonunda yeniden başladığı yere, yani özüne dönmeye çalışır.

Eski bir anlatıya göre Tanrı, dünyayı yarattıktan sonra bütün sırların anahtarını elinde tutuyordu. İnsanların görevi ise o anahtarı bulmaktı.

Melekler anahtarı saklamak için denizlerin dibini, en yüksek dağları ve yıldızları önerdiler. Tanrı ise gülümsedi ve şöyle dedi:

"Onu hem en uzağa hem de en yakına saklayacağım."

Sonra anahtarı insanın tam merkezine yerleştirdi.

Çünkü insan, en çok kendi içine bakmayı unutur.

İşte bugün anlatacağım konu da tam olarak bu merkezdir.

Bu yolculuğun amacı mandalayı öğrenmek değildir. Mandalayı yaşamaktır.

Çünkü mandala bir resim değil; bir deneyimdir.

Kendi merkezimize ulaşabilmek için dünyayı bilinçli kullanmayı öğrenmemiz gerekir. Dünyanın içinde yaşamak, onu gözlemlemek, onunla mücadele etmek ve gerektiğinde onunla dans etmek gerekir.

Bütün bu deneyimler bizi tek bir noktaya getirir.

O noktada çokluk, birliğe dönüşür.

Tasavvufta buna vahdet denir.

Dünyanın yasası harekettir.

Merkezin yasası ise sükûndur.

Yaşam dediğimiz şey, işte bu iki kutup arasında, merkezin çevresinde durmadan yapılan bir danstır.

Eski Yunancada "hedefi kaçırmak", yani "noktayı ıskalamak", günah işlemek anlamına gelirdi. Çünkü insan merkezini kaybettiğinde yönünü de kaybeder.

Hepimiz merkezin etrafında dans ediyoruz.

Öyleyse şimdi mandalanın dilini inceleyelim.

Mandalanın tam ortasında bir nokta bulunur.

Bu noktaya Bindu denir.

Bindu bütün potansiyelin, bütün yaratımın ve bütün başlangıçların sembolüdür.

Daha sonra bu noktadan yatay bir çizgi geçer.

Bu çizgi alt dünya ile üst dünyayı birbirinden ayırır.

Ardından dikey çizgi oluşur.

Bu çizgi yalnızca yukarı ve aşağıyı değil, bütün zıtlıkları birbirine bağlar; iç ve dışı, madde ve ruhu, görünen ile görünmeyeni aynı eksende buluşturur.

İnsanlık tarihi boyunca hemen her kültürün bir merkezi olmuştur.

İlkel kabilelerden büyük medeniyetlere kadar insanlar yaşadıkları yerin tam ortasında kutsal kabul ettikleri bir alan oluşturmuşlardır.

Bu merkezden göğe doğru yükselen kutsal bir eksen tasavvur edilir.

Bu eksen yer altını, yeryüzünü ve gökyüzünü birbirine bağlayan kozmik bir sütundur.

İslam geleneğinde Kudüs'ten yükselen bu kutsal eksenin, göklerin yedinci katındaki Beytü'l-Ma'mur ile aynı doğrultuda olduğu anlatılır. Aynı eksen yer altına doğru da devam eder.

Bu bütünlüğe tevhid ekseni ya da nur sütunu denir.

Farklı dinlerde ve kültürlerde bu eksen farklı isimlerle anlatılsa da işaret ettiği hakikat aynıdır: İnsan ile hakikat arasında görünmeyen bir bağ vardır.

Mandalada sol taraf iç dünyayı temsil eder.

Sağ taraf ise dış dünyayı.

Aslında insanın bütün yaşamı bu iki alan arasında kurduğu dengeyi bulma çabasıdır.

İnsanlık tarihi boyunca neredeyse her şey resmedildi.

Hatta Tanrı bile...

Bu yüzden tasvirler üzerine çok konuşuldu, çok tartışıldı; kimi zaman yasaklandı, kimi zaman yok edildi.

Yazımı bu konuya farklı bir bakış getiren eski Yunan filozofu Xenophanes'in dizeleriyle bitirmek istiyorum.

«Kara ve basık burunlu tasavvur eder Etiyopyalı tanrılarını.

Mavi gözlü ve sarışın resmeder Trakyalı kendisininkileri.

Eğer atların, ineklerin ve aslanların elleri olsaydı;

Ve insanlar gibi resim yapabilselerdi...

Atlar tanrılarını atlara benzer,

İnekler ineklere benzer çizerdi.

Çünkü her varlık, tanrısını kendi suretinde şekillendirir.

İnsan, yalnızca tanrıyı değil; dünyayı, sembolleri ve hatta kendini de çoğu zaman kendi bakış açısından yorumlar.

O yüzden başkalarının çizdiği sembolleri değil, kendi mandalanızı çizin. İçinizdeki anlatma, paylaşma ihtiyacını mandala ile dile getirin.

Çünkü gerçek merkez, dışarıda değil; içinizdedir. O merkez birgün ona ulaşmanızı bekler.