Sevdik mi çok seviyoruz, değil mi?

Sevgi, evrende bize sunulan belki de en yüce, en taşkın duygulardan biri. Çünkü sevdikten sonra merhameti, iyiliği, empatiyi ve vicdanı hissedebiliyoruz.

“Sev kardeşim, elini ver bana” diyerek mutlu olduğumuz şarkılarımız var bizim.

Bu taşkın duygu, varlığımızla kucaklaşmamızı sağlarken bazen de zorlu bir sınava dönüşüyor.

Çünkü bir süre sonra kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:

Ben kimi seviyorum?

Karşımda duran insanı mı?

Yoksa onun zihnimde yarattığım halini mi?

Belki de onun kim olduğundan çok, benim olmasını istediğim kişiyi seviyorum.

Bazen karşımızdaki insanın eksiklerini tamamlıyor, boşluklarını kendi hayalimizle dolduruyoruz. Söylemediği sözleri ona söyletiyor, göstermediği sevgiyi ona hissettiriyor, olmadığı bir geleceği onunla kuruyoruz.

Ve sonra o insan, bizim zihnimizde yarattığımız kişiden uzaklaştığında “Değiştin.” diyoruz.

Belki de değişen o değil.

Belki biz, bir gün ilk kez onu gerçekten görmeye başlıyoruz.

Bir de başka bir ihtimal var...

Ya sevdiğimiz kişi bize tanıdık geldiği için bu kadar çekiciyse?

Çocukluğumuzda öğrendiğimiz sevgi biçimine benzeyen, bize tanıdık bir duyguyu yeniden yaşatan birini seçiyorsak?

Bazen “Bu insan bana çok tanıdık geliyor.” deriz ve bunu aşk sanırız.

Oysa tanıdık olan her şey iyi değildir.

Bazen geçmişimizin bir parçası, bugün karşımıza başka bir yüzle çıkmıştır.

İşte belki sevginin en zor sınavlarından biri burada başlar:

Seni olduğun kişi için mi seviyorum, yoksa bende uyandırdığın duygu için mi?

Seni gerçekten görebiliyor muyum?

Kusurlarını, sınırlarını, benden farklı oluşunu...

Yoksa seni kendi hikâyeme uygun bir karaktere mi dönüştürüyorum?

Çünkü gerçek sevgi belki de birini kafamızdaki haline dönüştürmek değil;

onu olduğu kişi olarak görebilmeye cesaret etmektir.

Ve belki de asıl soru “Beni seviyor mu?” değil.

“Ben gerçekten kimi seviyorum?” dur.