Büyümek yaş almaksa, kabullenmek ne? Gün içinde dakikalar ilerlerken bazen bir yanardağ patlar içimizde. Sanki lavlar çıkıyor, tüm iç organlarımızı kaplıyor gibi çığlık atasımız gelir.
Oysaki olan, belki de yalnızca kan pompalamak için durmadan atan kalbimizi birdenbire hatırlamamızdır.
Üzüntü, öfke, korku… Bir olayı dramatize etmeye görsünler, hemen haber verirler kalbe. O ana kadar orada olduğunu pek de düşünmediğimiz kalp hızlanır, sıkışır, kendini hatırlatır. Kalbi hatırlamamızı sağlayan çoğu zaman duygularımızdır. Bir de hastalığı.
İlacı bellidir aslında: Zamanında kabul vermediğin şeyi görmeye başlamak.
Çünkü geçtiğini, unuttuğunu, geride bıraktığını sandığın her neyse bazen seninle yaşamaya devam eder. Sana hayat veren kalbinse, ona da yön veren zihindir. O yüzden zihinle arkadaş olmak gerekir. Her söylediğine inanmak yerine bazen onunla şakalaşmak, hatta birlikte gülüşmek…
Belki de bazı öfkelerimizin, bazı üzüntülerimizin altında istediğinin olmamasına direnen bir çocuk vardır.
Bir çocuğun istediği oyuncaktır; bizimse belki para, belki sağlık, belki sevgi.
Ama kalp nasıl gerçekten bir yanardağ değilse, bizim istediğimiz şey de bir oyuncak değildir. Olmadığında yere yatıp ağlayamayız artık. Daha doğrusu ağlayabiliriz elbette ama sonra kalkmamız gerekir.
Büyüdüğümüzü kabullenmek işte en çok o zaman zorlar bizi.
Belki yaşımız yetmiş, belki kırk yedi.
Peki büyük insan ne yapar?
Biraz düşününce, biraz yaşayarak, biraz da mecbur kalarak öğrenir kabullenmeyi. Kabullenmek vazgeçmek değildir belki. Her istediğimizin olmayabileceğini ve buna rağmen hayatın devam ettiğini öğrenmektir.
Zamanında pişmesi gereken bir bezelye yemeği gibi insan da pişer bir süre. Az pişerse sert kalır, fazla pişerse dağılır. İnsan da biraz böyle değil midir?
Belki büyümek, her istediğimizi elde etmek değil; ateşin üzerinde ne kadar kalacağımızı öğrenmektir.
Bir de zamanı geldiğinde ocaktan inmeyi.