Hayat boyunca bir şeylerin peşinden koşuyoruz.

Daha iyi bir işin, daha güzel bir evin, daha yüksek bir maaşın, daha iyi bir hayatın…

Sonra bir bakıyoruz, yıllar geçmiş.

Koştuğumuz şeylerin bir kısmına ulaşmışız, bazılarını kaybetmişiz, bazılarını ise artık istemediğimizi fark etmişiz.

Ama asıl soru şu:

Bütün bunların peşinden koşarken kendimizi nereye bıraktık?

Belki de insanın hayatındaki en büyük kayıp, sahip olamadıkları değil; kendinden uzaklaşmasıdır.

Sabahın erken saatlerinde sokaklara baktığınızda bunu görürsünüz.

Herkesin bir telaşı var.

Birileri işe yetişiyor, birileri çocuklarını okula götürüyor, birileri bir randevuya koşuyor.

Akşam olduğunda ise aynı insanlar yorgun bir şekilde evlerine dönüyor.

Ertesi gün yeniden aynı döngü başlıyor.

Peki bütün bu koşuşturmanın arasında kendimize ne kadar zaman ayırıyoruz?

Bazen hayatı yaşamak yerine sadece hayatın gerektirdiklerini yerine getiriyoruz.

“Ben gerçekten ne istiyorum?”

Bu soru basit görünüyor ama cevabı o kadar kolay değil.

Çünkü çoğu zaman ne istediğimizi değil, bizden ne istendiğini düşünüyoruz.

İyi bir işimiz olsun.

Evimiz olsun.

Çevremiz bizi başarılı bulsun.

Çocuklarımız iyi okullarda okusun.

Herkes bizi takdir etsin.

Bütün bunlar elbette güzel.

Ama insanın kendi içinden gelen istekleri nerede?

Sosyal medya bu konuda işi biraz daha zorlaştırdı.

Telefonu açıyoruz ve başkalarının hayatlarını görüyoruz.

Tatil yapanlar…

Yeni ev alanlar…

Yeni araba alanlar…

İş kuranlar…

Başarılarını paylaşanlar…

Bir süre sonra kendi hayatımıza bakıp “Ben neden böyle değilim?” diye düşünmeye başlıyoruz.

Oysa gördüğümüz şey hayatın tamamı değil.

Sadece gösterilen kısmı.

Kimse yorgunluğunu, korkusunu, borcunu, yalnızlığını ya da başarısızlığını aynı hevesle paylaşmıyor.

Bu yüzden başkasının vitriniyle kendi hayatımızı kıyaslamak, kendimize yapabileceğimiz en büyük haksızlıklardan biri.

Her şeyi aynı anda yapmak zorunda değiliz.

Her fırsatı değerlendirmek, her davete gitmek, herkese yetişmek, her mesaja hemen cevap vermek zorunda değiliz.

Bazen telefonu sessize almak…

Bir akşam hiçbir plan yapmamak…

Bir dostla uzun uzun konuşmak…

Tek başına yürümek…

Bunlar zaman kaybı değil.

Belki de insanın kendine yeniden yaklaşmasının en basit yolları.

“Şu işi de halledeyim…”

“Şu borç da bitsin…”

“Çocuklar biraz büyüsün…”

“Emekli olunca…”

Hep bir sonraki zamanı bekliyoruz.

Ama hayatın garip tarafı şu:

Beklediğimiz gün geldiğinde, karşımıza yeni bir bekleme sebebi çıkıyor.

Ve böyle böyle yıllar geçiyor.

Belki de hayatın en büyük yanılgısı, asıl yaşamın daha sonra başlayacağını düşünmek.

Oysa hayat şu anda oluyor.

Tam da bu satırları okuduğunuz anda.

Belki bugün büyük kararlar almamız gerekmiyor.

Her şeyi değiştirmemiz de gerekmiyor.

Sadece biraz durup kendimize bakabiliriz.

Gerçekten ne istiyorum?

Neye yetişmeye çalışıyorum?

Kimin hayatını yaşamaya çalışıyorum?

Ve en önemlisi…

Kendimi ne zaman son kez gerçekten dinledim?

Çünkü insan bazen dünyadaki her şeyin peşinden koşarken kendisini geride bırakıyor.

Belki bundan sonra biraz da kendimizin peşinden gitmeliyiz.

Çünkü kaybettiğimiz zamanı geri getiremeyiz.

Ama bundan sonrasını nasıl yaşayacağımıza hâlâ kendimiz karar verebiliriz.