Kalabalıkların içinde yaşıyoruz.
Trafik…
Telefonlar…
Bildirim sesleri…
Konuşmalar…
Gürültü hiç bitmiyor.
Ama insanı en çok yoran, dışarıdaki sesler değil.
Kendi kafasının içindeki bitmeyen konuşmalar.
Geçmişte söylenen bir cümleyi defalarca düşünüyoruz.
Yapmadığımız bir şeyi yapmış olsaydık ne olurdu diye hayal ediyoruz.
Henüz yaşanmamış olaylar için bile endişeleniyoruz.
Ve farkında olmadan, yaşamadığımız onlarca günü zihnimizde tüketiyoruz.
Bir gün içinde en fazla iletişim kurduğumuz kişi kim biliyor musunuz?
Kendimiz.
Sürekli düşünüyoruz.
Sürekli yorum yapıyoruz.
Sürekli ihtimaller üretiyoruz.
Bazen öyle bir noktaya geliyoruz ki, karşımızdaki insanın ne düşündüğünü bile kendi kafamızda yazıyoruz.
Sonra da o yazdığımız senaryoya inanıyoruz.
Oysa gerçek bambaşka olabiliyor.
Hayatın garip tarafı şu…
Bazen küçücük bir olayı günlerce düşünüyoruz.
Bir bakış…
Bir mesaj…
Bir cümle…
Belki karşı taraf çoktan unutmuş oluyor.
Ama biz hâlâ onun anlamını çözmeye çalışıyoruz.
İnsan bazen yaşadığı olaylardan değil, olaylara yüklediği anlamlardan yoruluyor.
Her boşluğu telefonla dolduruyoruz.
Asansörde…
Otobüste…
Kafede…
Hatta yürürken bile…
Sessiz kalmaktan korkuyor gibiyiz.
Oysa bazen insanın en çok ihtiyacı olan şey, hiçbir şey yapmadan birkaç dakika durabilmektir.
Çünkü zihin de dinlenmek ister.
Her şeyi kontrol edemeyiz.
Herkesi mutlu edemeyiz.
Her sorunun cevabını da bulamayız.
Bazen hayatı olduğu gibi kabul etmek gerekir.
Olacak olan olur.
Gitmesi gereken gider.
Kalması gereken kalır.
İnsan bunu kabul ettiğinde omuzlarındaki yük de hafiflemeye başlar.
Hayat zaten yeterince zor.
Bir de kendi zihnimizde kurduğumuz savaşlarla onu daha da ağırlaştırmayalım.
Bazen her sorunun cevabını aramamak gerekir.
Bazen her sözü analiz etmemek gerekir.
Ve bazen...
Sadece yaşamak gerekir.
Çünkü hayat, düşündüğümüz kadar uzun değil.
Ama güzel yaşayabilmek için hâlâ yeterince değerli.