İnsan yapısı çok karmaşık. Sana gülüp içinden sövenler var. Çok mutlu olduğunu söylediği şeye ertesi gün öfkelenenler, ağlayıp neden ağladığını bilmeyenler...

Duyu organlarımız sanki daha dürüst.

Dokunuyorsun; sıcaksa sıcak.

Kokluyorsun; kokuyor ya da kokmuyor. Bir şeyi yiyorsun; acıysa acı.

Ama göz öyle değil.

Bakıyorsun ve bazen görmüyorsun.

Burada iş biraz değişiyor. Çünkü görmek yalnızca gözün yaptığı bir şey değil. Göz görüntüyü alıyor ama onunla ne yapacağımıza beyin karar veriyor. Daha doğrusu, dünyayı yalnızca gözümüzün önündekiyle değil, kafamızın içindekilerle birlikte seyrediyoruz.

Mesela bir yere bakarken başka bir şey düşünürsün. Gözlerin oradadır ama sen değilsindir.

Bedenin koltukta oturuyordur, sen üç gün önce Ayşe'yle yaptığın tartışmadasındır. Üstelik bu kez tartışmayı kafanda yeniden düzenlemiş, söyleyemediklerini söylemiş, sonunda Ayşe'yi susturmuşsundur.

Dışarıdan bakıldığında gayet normal görünürsün.

İçerideyse Ayşe'yle ikinci raund başlamıştır.

Sonra gerçek Ayşe önünden geçer.

“Beni görmedin mi?” der.

Görmedim.

İşte insanın tuhaflığı biraz burada başlıyor.

Aynı sokaktan yıllarca geçeriz. Bir gün biri, “Şu köşedeki ev ne güzelmiş,” der. Başımızı kaldırıp bakarız. Gerçekten güzeldir. Belki on yıldır oradadır. Biz de on yıldır önünden geçiyoruzdur.

Öyleyse o evi ne zaman gördük?

Gözümüz ilk kez ona değdiğinde mi, yoksa ilk kez fark ettiğimizde mi?

Carl Gustav Jung'un düşüncesinde bilinç, insan ruhunun tamamı değildir. Bilincin dışında kalan geniş bir alan vardır: bilinçdışı. Üstelik insanın görmek istemediği, kendisine yakıştırmadığı yanları da vardır. Jung bunları anlatırken “gölge” kavramını kullanır.

Belki mesele biraz da budur.

Çünkü bazen gözümüzün önündekini değil, içimizdekini görüyoruz.

Birinin söylediği küçücük bir cümle bizi gereğinden fazla öfkelendiriyor. Başka biri aynı şeyi söylediğinde umursamıyoruz. Demek ki cümle aynı olsa bile onu karşılayan insan aynı değil.

Bazen karşımızdaki insanı da olduğu haliyle değil, geçmişimizden kalanların arasından seyrediyoruz.

Bizi terk eden birinin ardından yeni gelenin gideceğinden korkuyoruz. Bir zamanlar kandırılmışsak söylenen masum bir cümlede bile başka anlamlar arıyoruz. Sevilmediğimizi düşünüyorsak sevgiyi bile bazen fark edemiyoruz.

Göz görüyor.

Ama içeride başka biri tercüme ediyor.

Belki bu yüzden Jung'un düşüncesinde insanın kendisini tanıması bu kadar önemli. Çünkü bilinçdışında bıraktığımız şeyler yok olmuyor. Biz fark etmesek de algımızı, ilişkilerimizi ve davranışlarımızı etkileyebiliyor.

Ve sanırım insan en çok kendisine bakıp kendisini göremiyor.

Her sabah aynaya bakıyoruz.

Saçımızı görüyoruz. Gözümüzün altındaki morluğu, yeni çıkan beyazı, yüzümüzde beliren çizgiyi görüyoruz.

Ama bazen aynadaki insanın ne zamandır yorulduğunu görmüyoruz.

Bir arkadaşımızın sesindeki kırgınlığı fark etmiyoruz. Çocuğumuzun “bir şeyim yok” derken aslında bir şeyi olduğunu kaçırıyoruz. Sevdiğimiz insanın uzaklaşmasını, ancak aradaki mesafe büyüdüğünde anlıyoruz.

Sonra da “Nasıl fark etmedim?” diyoruz.

Belki fark etmedik değil.

Baktık.

Ama görmedik.

Çünkü görmek için bazen gözleri daha fazla açmak gerekmiyor. İçerideki gürültüyü biraz kısmak gerekiyor.

O yüzden başta sorduğum soruyu yanlış sormuş olabilirim.

Bakınca neden görmüyorum?

Belki asıl soru şu:

Bakarken ben neredeyim?