Ey özgürlük! Okulda defterime, sırama, ağaçların kabuklarına yazarım adını. Çünkü insan, en çok özlediği şeyi kazır hayata.
Üzerine şiirler yazılan, şarkılar söylenen, uğruna umut edilen bir duygu: özgürlük.
Belki de bu kadar çok anılmasının sebebi, onun yokluğudur.
Bir şeyi ne kadar çok arzuluyorsak, onu o kadar az yaşıyor olabilir miyiz?
Özgürlükten bu denli söz ediyorsak, onu gerçekten hissedemiyor olmamız mümkün mü?
Sözcüklerin çoğalması, hissin eksikliğini örtme çabası olabilir mi?
Bugün özgürlüğü çoğu zaman kolektif bir kavram olarak tartışıyoruz.
Toplumlar, sistemler, sınırlar üzerinden konuşuyoruz.
Oysa gözden kaçırdığımız bir şey var:
Kolektif özgürlük, bireyin iç dünyasında başlar.
İçeride tutsak olan bir zihin, dışarıda ne kadar serbest olabilir?
Jean-Jacques Rousseau,
“Özgürlük, insanın olmak istediği şey olma gücüdür,” der.
Bu söz, özgürlüğü bir hak olmaktan çok, bir cesaret meselesi hâline getirir.
Olmak istediğimiz kişi olabilme cesareti…
Peki biz kim olmak istiyoruz?
Daha başarılı, daha güçlü, daha çok kazanan, daha çok tüketen…
“Daha” ile başlayan her cümle, bizi gerçekten özgürleştiriyor mu?
Yoksa bu bitmeyen arzu, kendi ellerimizle ördüğümüz bir kafese mi dönüşüyor?
Toplumun çizdiği başarı kalıpları,
başkalarının beklentileri,
“olmalısın”larla dolu sesler…
Zamanla kendi sesimizi bastırıyoruz.
İçimizdeki özgürlük, sessiz bir çığlığa dönüşüyor.
Belki de özgürlük, her istediğimizi yapmak değil;
istemediğimiz hayatı yaşamayı reddedebilmektir.
Belki özgürlük, sahip olmakta değil, vazgeçebilmekte saklıdır.
Kendimiz olmaktan uzaklaştıkça, özgürlük de bizden uzaklaşır.
Ve yine de özgürlük tamamen kaybolmaz.
Bastırılsa da, susturulsa da bir yerlerde yaşamaya devam eder.
Bir fikirde, bir cümlede, bir itirazda…
Tıpkı bir yıldız gibi.
Nikos Kazancakis’in dediği gibi:
“Yıldız ölür ama ışığı asla ölmez; tıpkı özgürlüğün çığlığı gibi.”