1970 yılında, Beşiktaş Akaretler Yokuşu başlangıcından Dolmabahçe Camii’ne gidilen yol üzerinde; Dolmabahçe Caddesi’nin iki yanı, neredeyse üç beş metre arayla ulu çınar ağaçlarıyla kaplıydı. Dolmabahçe Sarayı ile Mimar Sinan Üniversitesi’nin duvarları arasındaki kaldırımda diziliydiler. Benim talebeliğim zamanında çok daha büyüktüler.

Yıllar sonra bahsi geçen bu çınar ağaçları bir bir kesilmeye başlanmış, bu durum gazetelere çıkmış, televizyonlarda haber konusu olmuştu. Ben de izlemiş ama bir anlam verememiştim. Bütün İstanbul ayağa kalkmıştı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi ise tepkilere, "Hastalıklı olanları kesiyoruz" diyerek cevap vermişti.

2022 yılında, Çaybaşı Çınarlarının kurumaya yüz tuttuğunu bana duyurdular. Birkaç ay kurak geçmiş, derede su da olmayınca kökleri zemine yakın olan çınarları sulamak için Park Bahçe Başkanlığının tankerlerini görevlendirmiştim. Dereye su gelene kadar o yıl çınarları kurtarmıştık. Ancak 2023 yılının yazına doğru yine mahalle sakinlerinden "Çınarlar kuruyor" diye bilgi geldi.

İncelediğimizde hakikaten bu bir susuzluk değil, resmen ağaçların bazılarının kurumaya başladığı bir durumdu. Ziraat mühendislerine incelettik, bir anlam veremediler. Bu esnada sağ olsun Hüseyin Tuncay Hoca ve Erkan Akbalık da ilgilenmiş, birlikte çareler aramaya başlamıştık.

İstanbul Park Bahçeler Daire Başkanı ile telefonda görüştüm. "Siz yıllar önce Dolmabahçe’deki çınarları hastalık var deyip bir bir kesmeye başlamıştınız. Manisa’da da Çaybaşı Çınarlarımız bir bir kuruyor, ne yapmalıyız?" diye sordum. Bana şu cevabı verdi: "Bu ağaçlarda oluşan bir kanser hastalığıdır. Kökleri birbirine değiyorsa bulaşıyor ve bulaştığı ağaç kuruyor. Kuruyan ağaçların yanındaki çınarlara kökleri değmiştir, kesmeniz lazım."

Yanındaki ağaç canlı, yemyeşil; "Hasta olmuştur, diğer ağaçlara bulaştırmasın" deyip kestirmeye açık söyleyeyim kıyamadım. Başlasak Çaybaşı’nda çınar kalmayacak. Belediye olarak cesaret edemeyip öylece bıraktık.

Çınar:

Sen sadece bir ağaç değil, asırlardır var olan Manisa’nın yaşayan bir hafızasısın. Dumanlı Dağ’dan süzülüp gelen sularla birlikte; her bir sokağında çeşmelerin olan,

Tabak Deresi’nde; Dumanlı Dağ’dan inip gelen Mevlana’yı betimleyen Sarabad Camisi’nden Ulucami’ye kadar uzanıp, o ulu gövdenle Ulucami'yi sarmalayıp Anadolu Alpereni Seyyid İbrahim Hoca’ya, Karaca Ahmed Dede’ye yoldaşsın.

Akbaldır Deresi’nde; Yunan Mitolojisini tarihleyen tanrıların, doğurganlık ve bolluk timsali Kraliçe Hera’nın, Saruhan Beylerinin, Osmanlı Hanedanlığı şehzadelerinin sırdaşısın.

Haydar Deresi’nde; Dumanlı Dağ’ın yayla yolu bekçisisin.

Akmescit Deresi’nde; erenlerle, evliyalarla zikir çeken, gölgende yatan alperenlerle ve ulu servilerle beraber nöbettesin.

Her bir derenin akan suyuyla beraber, kadim Manisa’nın tozlu yollarında, taş döşeli sokaklarında Manisa’nın tarihini yazanlara tanıksın.

Manisa’nın kavimlerinden medeniyetlerine, Osmanlı şehzadelerinden padişah fermanlarına, alimlerin sohbetlerinden dervişlerin kelamına... Her bir padişahın, valide sultanların, paşaların, lalaların cami avlularındaki şadırvanlarına, kadim tarihe tanıklık etmek ve o tarihi anlatmak için; kül olan Manisa Yangınına direnip su seslerine karışan yapraklarınla seslenerek köklerin mazide, dalların atide, toprağın kadim dostu, zamanın sessiz tanığısın ey Koca Çınar!

Artık anlat başına gelenleri, bu kadar mütevazı, bu kadar sabırlı olma.

Ne dalın kaldı ne kolun kanadın, Koca bir gövdenle yapayalnız kaldın. Hani dallarınla atiye uzanacaktın? Hani yapraklarınla tanık olduklarını anlatacaktın? Hani çocuklar oynayacaktı gölgende? Hani ezanları, salaları taşıyıp aktaracaktın her yere

Şadırvanlar sensiz, Cami avluları öksüz, Sokaklar sensiz ıpıssız, Caddelerde yapayalnızsın artık.

Anlatacaklarını hafızandan sildiler, Senin kadrini bilmediler. Zaten kadim Manisa’dan ne kaldı? Ne bağ ne bağbancı kaldı, ne han ne hancı kaldı. Seni dinleyecekler, yaprakların gibi uçup bir bir gittiler. Seni bilmeyenler, seni odunluk ettiler.

Altından gelip geçen şehzadeleri de sultanları da gördün; seyyahları da, aşıkları da... İnsanlar değişti, mevsimler değişti, binalar yıkılıp yakılıp yeniden yapıldı ama sen hep oradaydın.

Sen sadece bir ağaç değil, birçok medeniyetin; Niobe’nin gözlerini silen, Osman Gazi’nin göğsünde filizlenip cihanı gölgeleyen o mübarek rüyasının yeryüzündeki suretisin

Manisa’nın tarih kokan sokaklarında, sultanların şadırvanlarında, sokak başlarındaki tarihi çeşmelerin, köylerde dağ başlarındaki çeşmelerinle meleyen kuzuların en sadık yoldaşı sensin.

Kubbelerle yarışan boyunla, toprağı gökyüzüne bağlayan bir dua gibisin. Bugün senin altına oturduğumuzda, sadece serin bir gölgeye değil, koca bir imparatorluğun hatırasına sığınırız.

Sen geçmişi geleceğe taşıyan, kökü mazide olan atinin ta kendisisin.

İSTANBUL DOLMABAHÇE CADDESİ ÇINARLARI