Manisa Belediyesi olarak Adakale Çınarlı Kahve’yi restore etmiş, çevre düzenlemesine başlamıştık. Burası öyle bir konumdaydı ki çevresinde; İlyas Bey Mescidi, Ali Bey Camii ve güney cephesinde Seyyid İbrahim Hoca Mescidi bulunuyordu. Burası aynı zamanda Osmanlı kadim tarihinin eserlerini yol boyunca taşıyan Ulu Tepe Yolu üzerindeydi.

Çınarlı Kahve; bir yandan Muradiye Camisi’ne, öte yandan Sultan Camisi’ne, yukarıda Marmaravi Hazretleri Yiğitbaş Türbesi’ne, oradan da Ulucami’ye ulaşan bir kilit noktadadır. Tüm bu ulaşım yollarını ve kaldırımları, yerel malzeme olan Karakılıç Köyü andezit taşı ile kapladık. Bordürlerini yine andezit taştan yaptık. Ulu Tepe Yolu’nun kesme granit taşlarını söküp tekrar nizamına uygun şekilde döşedik. Seyyid İbrahim Hoca Mescidi’nin ve Ulucami’nin çevre düzenlemesini gerçekleştirdik. İlyas Bey Mescidi’nin restorasyonunu ise Vakıflar Bölge Müdürlüğü yaptı.

Tüm bunları yaparken, saydığımız bu kıymetli eserlerin görünürlüğünü artırmak açısından birçok evi rızaen (karşılıklı anlaşarak) ve mahkemesiz kamulaştırdık. Kahve’nin sandalye ve masalarını dokuya uygun klasik model ahşap yaptık, beyaz plastik sandalyeleri kaldırdık. Ancak dokunmadığımız tek bir şey vardı; tek haneli kahve’nin üstüne kanatlarını germiş bir kartal gibi duran o Ulu Çınar’ın bir tek dalına dahi dokunmadık.

ÇINARLI KAHVE

Arkamız dere

Önümüz tarih, bilmem nire.

Yürü bilip bilmediklerim.

Şaşkın aklım havaya kalkmış ellerim

Yaşadıkları yıllar bile belli değil, nerde kaldı hikayeleri.

İyi ki var duvarlarında hala kitabeleri

Onlara bile inanası gelmiyor insanın

Sorsalar biliriz her köşesini Avrupa’nın hatta Dünya’nın.

“Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik

Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik.

Haykırdı, Ak Tolgalı Beylerbeyi ilerle,

Bir yaz günü geçtik Tuna’dan kafilerle.”

Dünya tarihini yazdık, destan yazdık, türkü yazdık

Bir çağdan binbir çağa masal değil gerçek yazdık.

Arkalarında İlyasbey Mescidi

Önlerinde Alibey Camisi,

Üstlerinde Çınarın koyu gölgesi,

Mescid duvarına yaslanmış çeşmenin sesi.

Teravi’den sonra imam da gelir oturulurdu kahvede,

Çay kaşığı sesleri ile kahve höpürtüsü karışırdı sohbete.

Gün boyu dumana hasret kafalar,

Peşi sıra yakılan dudaklara yapışmış sigaralar.

loş, hatta karanlık olan Çınar altında kuytu köşelerde,

Ateş Böceği gibi görünürdü böyle gecelerde.

Anlatan veya bilen yoktu ama buranın öyle bir havası var ki,

Çok eskiden Karagöz Oyunları dahi oynatılırdı sanki.

Teravi’den önce kahveye bırakılan su kapları,

Eve giderken doldurulur, bir hoş olurdu Ramazan Akşamları.

Bu işleri yaparken ‘Adakale Çınarlı Kahve’ adı altında, Manisa Belediye Gazetesi’ne haftalık ek olarak hazırladığım dergiciği Basın Yayın Müdürü Ertan Korkmaz ile birlikte yayınladık. Orada Çınar’ı şöyle anlattım:

Çınar’ın Türk Tarihindeki Yeri

Milletlerin tarihlerinde bazı canlı varlıklar önemli yer tutar. Türklerde de bu canlı, çınar ağacıdır. “Ulu ağaç” olarak nitelendirilen çınar, evin direğidir. Doğumun temsilcisi olan çınar, yapraklarını geç dökerse kışın geç geleceğine, erken dökerse sert geçeceğine inanılır. Çocukları doğduğunda ömürleri uzun ve köklü olsun diye çınar ağacı diken aileler vardır.

Osmanlı döneminde ise çınarın geçmiş ile geleceği birbirine bağladığına inanılırdı. Çünkü çınarın ömrü çok uzundu ve nesiller boyunca bir mesaj aktarabilirdi.

Hatırlayınız; Yalova’daki Atatürk Köşkü’nün hemen yanındaki ulu çınar ağacının dalları köşke zarar verdiği için kesilmek istendiğinde, Ulu Önder Atatürk nasıl bir çare bulmuştu? "Dal kesilmeyecek, köşk kaydırılacak" emrini vermişti.

Yine İstanbul Kabataş İskelesi hizasında, Meclis-i Mebusan Caddesi üzerinde bulunan çınar ağacı kesilmesin diye o güzergâhta bir şerit yol iptal edilmiştir.

Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’nin Şeyh Edebali’nin evinde gördüğü o meşhur rüya da geçmişten beri anlatılagelen bir vakadır; rüyasında gördüğü, göğsünden çıkıp cihanı kaplayan o ulu çınar ağacıdır.

Sarmaşık ile çınar ağacının hikâyesi de insan yaşamındaki bazı ibretlik hadiselere örnek olarak anlatılır:

Bir çınar ağacının yanı başında bir sarmaşık filizi boy vermeye başlamış. Bahar günleri ilerledikçe, sarmaşık çınar ağacına sarılarak yükselmeye koyulmuş. Yağmurun ve güneşin etkisiyle büyümüş ve çınarın boyuna ulaşmış. Sarmaşık, hızlı büyüyüp boy atmanın gururu ve küçümseyen bir eda ile çınara sormuş: “Sen kaç ayda büyüyüp bu hale geldin?”

Çınar cevap vermiş: “20 yılda.” “Yirmi yılda mı?” diyerek sarmaşık alaycı bir tavırla gülmüş ve yapraklarını böbürlene böbürlene sallamış. “Ben iki ayda senin boyuna geldim, bak!” diyerek alaycı tavrını sürdürmüş.

Günler günleri kovalamış. İlkbahar ve yaz bitmiş. Sonbahar, yani “hazan mevsimi” gelmiş. Sonbaharın ilk rüzgârlarıyla sarmaşık önce üşümeye, sonra yapraklarını dökmeye, soğuk arttıkça da dalları aşağı doğru düşmeye başlamış. Sarmaşık endişe içinde çınara sormuş: “Neler oluyor bana?”

Çınar, o vakur duruşuyla cevap vermiş: “Ölüyorsun ve yok oluyorsun. Çünkü benim yirmi yılda geldiğim yere, sen iki ayda gelmeye çalıştın.”

Çınarlı Kahve; bir yandan Muradiye Camisi’ne, öte yandan Sultan Camisi’ne, yukarıda Marmaravi Hazretleri Yiğitbaş Türbesi’ne, oradan da Ulucami’ye ulaşan bir kilit noktadadır. Tüm bu ulaşım yollarını ve kaldırımları, yerel malzeme olan Karakılıç Köyü andezit taşı ile kapladık. Bordürlerini yine andezit taştan yaptık. Ulu Tepe Yolu’nun kesme granit taşlarını söküp tekrar nizamına uygun şekilde döşedik. Seyyid İbrahim Hoca Mescidi’nin ve Ulucami’nin çevre düzenlemesini gerçekleştirdik. İlyas Bey Mescidi’nin restorasyonunu ise Vakıflar Bölge Müdürlüğü yaptı.

Tüm bunları yaparken, saydığımız bu kıymetli eserlerin görünürlüğünü artırmak açısından birçok evi rızaen (karşılıklı anlaşarak) ve mahkemesiz kamulaştırdık. Kahve’nin sandalye ve masalarını dokuya uygun klasik model ahşap yaptık, beyaz plastik sandalyeleri kaldırdık. Ancak dokunmadığımız tek bir şey vardı; tek haneli kahve’nin üstüne kanatlarını germiş bir kartal gibi duran o Ulu Çınar’ın bir tek dalına dahi dokunmadık.

ÇINARLI KAHVE

Arkamız dere

Önümüz tarih, bilmem nire.

Yürü bilip bilmediklerim.

Şaşkın aklım havaya kalkmış ellerim

Yaşadıkları yıllar bile belli değil, nerde kaldı hikayeleri.

İyi ki var duvarlarında hala kitabeleri

Onlara bile inanası gelmiyor insanın

Sorsalar biliriz her köşesini Avrupa’nın hatta Dünya’nın.

“Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik

Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik.

Haykırdı, Ak Tolgalı Beylerbeyi ilerle,

Bir yaz günü geçtik Tuna’dan kafilerle.”

Dünya tarihini yazdık, destan yazdık, türkü yazdık

Bir çağdan binbir çağa masal değil gerçek yazdık.

Arkalarında İlyasbey Mescidi

Önlerinde Alibey Camisi,

Üstlerinde Çınarın koyu gölgesi,

Mescid duvarına yaslanmış çeşmenin sesi.

Teravi’den sonra imam da gelir oturulurdu kahvede,

Çay kaşığı sesleri ile kahve höpürtüsü karışırdı sohbete.

Gün boyu dumana hasret kafalar,

Peşi sıra yakılan dudaklara yapışmış sigaralar.

loş, hatta karanlık olan Çınar altında kuytu köşelerde,

Ateş Böceği gibi görünürdü böyle gecelerde.

Anlatan veya bilen yoktu ama buranın öyle bir havası var ki,

Çok eskiden Karagöz Oyunları dahi oynatılırdı sanki.

Teravi’den önce kahveye bırakılan su kapları,

Eve giderken doldurulur, bir hoş olurdu Ramazan Akşamları.

Bu işleri yaparken ‘Adakale Çınarlı Kahve’ adı altında, Manisa Belediye Gazetesi’ne haftalık ek olarak hazırladığım dergiciği Basın Yayın Müdürü Ertan Korkmaz ile birlikte yayınladık. Orada Çınar’ı şöyle anlattım:

Çınar’ın Türk Tarihindeki Yeri

Milletlerin tarihlerinde bazı canlı varlıklar önemli yer tutar. Türklerde de bu canlı, çınar ağacıdır. “Ulu ağaç” olarak nitelendirilen çınar, evin direğidir. Doğumun temsilcisi olan çınar, yapraklarını geç dökerse kışın geç geleceğine, erken dökerse sert geçeceğine inanılır. Çocukları doğduğunda ömürleri uzun ve köklü olsun diye çınar ağacı diken aileler vardır.

Osmanlı döneminde ise çınarın geçmiş ile geleceği birbirine bağladığına inanılırdı. Çünkü çınarın ömrü çok uzundu ve nesiller boyunca bir mesaj aktarabilirdi.

Hatırlayınız; Yalova’daki Atatürk Köşkü’nün hemen yanındaki ulu çınar ağacının dalları köşke zarar verdiği için kesilmek istendiğinde, Ulu Önder Atatürk nasıl bir çare bulmuştu? "Dal kesilmeyecek, köşk kaydırılacak" emrini vermişti.

Yine İstanbul Kabataş İskelesi hizasında, Meclis-i Mebusan Caddesi üzerinde bulunan çınar ağacı kesilmesin diye o güzergâhta bir şerit yol iptal edilmiştir.

Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’nin Şeyh Edebali’nin evinde gördüğü o meşhur rüya da geçmişten beri anlatılagelen bir vakadır; rüyasında gördüğü, göğsünden çıkıp cihanı kaplayan o ulu çınar ağacıdır.

Sarmaşık ile çınar ağacının hikâyesi de insan yaşamındaki bazı ibretlik hadiselere örnek olarak anlatılır:

Bir çınar ağacının yanı başında bir sarmaşık filizi boy vermeye başlamış. Bahar günleri ilerledikçe, sarmaşık çınar ağacına sarılarak yükselmeye koyulmuş. Yağmurun ve güneşin etkisiyle büyümüş ve çınarın boyuna ulaşmış. Sarmaşık, hızlı büyüyüp boy atmanın gururu ve küçümseyen bir eda ile çınara sormuş: “Sen kaç ayda büyüyüp bu hale geldin?”

Çınar cevap vermiş: “20 yılda.” “Yirmi yılda mı?” diyerek sarmaşık alaycı bir tavırla gülmüş ve yapraklarını böbürlene böbürlene sallamış. “Ben iki ayda senin boyuna geldim, bak!” diyerek alaycı tavrını sürdürmüş.

Günler günleri kovalamış. İlkbahar ve yaz bitmiş. Sonbahar, yani “hazan mevsimi” gelmiş. Sonbaharın ilk rüzgârlarıyla sarmaşık önce üşümeye, sonra yapraklarını dökmeye, soğuk arttıkça da dalları aşağı doğru düşmeye başlamış. Sarmaşık endişe içinde çınara sormuş: “Neler oluyor bana?”

Çınar, o vakur duruşuyla cevap vermiş: “Ölüyorsun ve yok oluyorsun. Çünkü benim yirmi yılda geldiğim yere, sen iki ayda gelmeye çalıştın.”