Bir zamanlar fiyatlara şaşırırdık. Markette etiketlere bakar, “Bu da mı olmuş?” derdik. Pazarda fileyi dolduramayıp iç geçirirdik.

Şimdi ne yapıyoruz?

Bakıyoruz… susuyoruz… alabiliyorsak alıyoruz, alamıyorsak geçiyoruz.

Her şey pahalı.

Ama kimse şaşırmıyor.

Çünkü alıştık.

En tehlikeli şey, pahalılığın değil; onun normalleşmesi.

İnsanlar artık zam haberlerini başlık bile yapmıyor.

Market fişi bir şok değil, sıradan bir belge.

Bir litre yağın fiyatı yükseliyor,

meyve-sebze cep yakıyor,

kira maaşı geçiyor…

Ama tepkimiz aynı:

“Yapacak bir şey yok.”

İşte tam da burada başlıyor mesele.

Eskiden insanlar plan yapardı.

Tatil düşünürdü, ev almayı hayal ederdi, çocuklarının geleceğini konuşurdu.

Bugün planlar çok daha küçük:

Bu ay faturalar çıkar mı?

Market alışverişini nasıl bölüştürelim?

Pazara kaç kez gidebiliriz?

Hayat pahalılaştıkça, umutlar ucuzladı.

Ne yoksul sayılıyorlar ne rahat yaşıyorlar.

Bir maaşla ayı bitirmeye çalışan milyonlar var.

Dışarıdan bakınca herkes idare ediyor gibi.

Ama içeride ciddi bir yorgunluk birikiyor.

İnsanlar artık şunu söylüyor:

“Eskiden geçinirdik, şimdi dayanıyoruz.”

Bu bir ekonomik tablo değil sadece,

bu bir ruh hâli.

En acı olan, alışmak.

Pahalılığa alışmak.

Eksilmeye alışmak.

Hayat kalitesinin düşmesine alışmak.

İnsan bir süre sonra itiraz etmeyi bırakıyor.

Sadece uyum sağlıyor.

Oysa toplumlar böyle yavaş yavaş yorulur.

Sessizce.

Her şey pahalı.

Ama kimse şaşırmıyor.

Çünkü şaşıracak enerjimiz kalmadı.

Çünkü hayatta kalma telaşı, tepki vermenin önüne geçti.

Ama unutmamak gerekiyor:

Bu normal değil.

Ve bir gün yeniden şaşırabilmek,

yeniden sorgulayabilmek,

yeniden talep edebilmek zorundayız.

Çünkü alışmak, çözüm değildir.