Eski bir anlatıya göre Yalan ile Gerçek bir gün karşılaşır. Yalan, “Bugün hava ne kadar güzel,” der. Gerçek gökyüzüne bakar. Şaşırır; çünkü Yalan bu kez doğru söylemiştir.

Birlikte yürürler. Bir kuyunun başına geldiklerinde Yalan, “Su da çok güzel, hadi birlikte yıkanalım,” der. Gerçek suya dokunur. Gerçekten de güzeldir.

İkisi de üzerindekileri çıkarıp kuyuya girer.

Bir süre sonra Yalan sudan çıkar, Gerçeğin kıyafetlerini üzerine geçirir ve kaçıp gider.

Gerçek kuyudan çıktığında kendi giysilerini bulamaz. Yalanın bıraktığı kıyafetleri giymeyi reddeder. Çıplak hâliyle dünyaya karışır.

Ama insanlar çıplak Gerçeği görmek istemezler.

Ondan yüzlerini çevirir, rahatsız olur, öfkelenirler.

Yalan ise Gerçeğin kıyafetleri içinde dünyanın içinde rahatça dolaşmaya devam eder.

Çünkü bazen insanlar çıplak bir gerçekle yüzleşmektense, gerçek gibi giydirilmiş bir yalana inanmayı daha kolay bulur.

Peki Gerçek ile Yalan arkadaş olabilir mi?

Yoksa o kuyunun başında başlayan küslük sonsuza kadar mı sürmelidir?

Keşke mesele yalnızca Gerçek ile Yalan arasındaki bir kavga kadar basit olsaydı. Keşke gerçek her zaman apaçık, yalan da uzaktan tanınabilecek kadar belirgin olsaydı.

Ama insan söz konusu olduğunda işler biraz karışıyor.

Çünkü ne yaparsa yine insan yapıyor.

Yalanı söyleyen de, ona inanan da, gerçeği saklayan da, bazen görmek istemeyen de insan.

Üstelik bana kalırsa en alengirli yalanlar başkalarına söylediklerimiz değil.

Kendi karanlığımızla yüzleşmemek için kendimize anlattıklarımız.

“Şimdi zamanı değil.”

“Şartlar uygun değil.”

“Ben zaten bunu yapamam.”

“Bir kere denedim, olmadı.”

“Artık çok geç.”

Bazen gerçekten şartlar ağırdır. Bazen ekonomik koşullar, sorumluluklarımız, hayatın kendisi önümüze ciddi engeller koyar.

Ama bazen de karşımızdaki en büyük engel dışarıda değildir.

Adım atmaya cesaret edemediğimiz o işin önünde, ekonomik şartlardan önce kendi içimizdeki “Bunu da batıracaksın” sesi duruyordur.

Ya da yıllar önce birinin söylediği: “Daha önce denedin, olmadı. Niye hâlâ zorluyorsun?”

Bir başkasının sesi zamanla bizim iç sesimize dönüşmüştür.

Sonra da ona gerçek adını veririz.

Oysa belki yalnızca korkudur.

Belki başarısızlıktan korunmak için uydurduğumuz iyi giydirilmiş bir yalandır.

İnsan kendi karanlık yanlarını kabul etmeye başladığında belki dürüstlük de tam burada başlar.

Çünkü dürüst olmak yalnızca başkasına yalan söylememek değildir.

Korktuğunu kabul etmektir.

Kıskandığını, öfkelendiğini, başaramamaktan korktuğunu, bazen kaçtığını, bazen bahanelerin arkasına saklandığını görebilmektir.

Kendimize yalnızca sevdiğimiz taraflarımızdan bakmak kolaydır.

Asıl mesele, görmek istemediğimiz tarafımıza da dönüp bakabilmektir.

Belki aydınlık tarafımızla karanlık tarafımızın dost olması da gerekmiyor.

Birbirlerini inkâr etmemeleri yeter.

Çünkü insan kendi karanlığına bakabildiğinde onu saklamak için daha az yalana ihtiyaç duyar.

Belki de bu yüzden barışması gereken Gerçek ile Yalan değildir.

İnsanın kendisiyle yaptığı savaştır.

Kim bilir…

İnsan bir gün kendi gerçeğine gerçekten bakabilirse, belki Yalan da Gerçeğin kıyafetlerini çalmaktan vazgeçer.

Ve asıl soru şudur:

Hayatımızda “gerçek” diye taşıdığımız şeylerin kaçı gerçekten gerçek, kaçı korkularımızın üzerine özenle giydirdiğimiz yalanlardır?