Vallahi ne yalan söyleyeyim, uzun zamandır TV seyretmiyorum. Özellikle haberleri. İyi bir şey duymuyorum ki… Emeklilerin hâli, fonlar, borsa, kazalar, her türlü şiddet haberleri almış başını yürümüş. Çılgın bir seyahatsever olarak benzine gelen zam haberleri de beni ayrı bir irite ediyor, söylemeliyim.

Ülkede son zamanlarda silahlı şiddet haberleri ne kadar arttı, fark ettiniz mi? Mayıs ayındaki okul saldırısından sonra, geçtiğimiz haftalarda burnumuzun dibinde meydana gelen okul çevresi silahlı öğrenci şiddeti çok canımızı yaktı.

Yaz tatiline girmeden önce, başka bir haberde de bahçe kapısının gıcırdadığı gerekçesiyle çocuklarının gözü önünde vurularak öldürülen komşu ve yerde yatan maktulün başına elleri belinde gelip, “Değdi mi buna ha, değdi mi şimdi?” diye soran failin akrabasını şaşkınlık, üzüntü ve çaresizlik arası, karışık bir duyguyla seyrettiğimi hatırlıyorum.

Tam bir zırvana hâliydi mesela. Kadın cinayetlerinden hiç bahsetmiyorum bile... Bu haberler karşısında meseleyi yalnızca “silahlanma arttı” diyerek açıklamak kolaya kaçmak olur. Elbette silaha erişim, ruhsatlandırma ve güvenli saklama gibi hukuki ve pratik soruların hepsi önemli. Mevcut mevzuatta 21 yaşını doldurmuş, hukuken bir engeli olmayan her Türk vatandaşının silah ruhsatı alabileceği belirtiliyor. Ancak bu ruhsat, yalnızca evde ve iş yerinde silah bulundurmak için geçerli; taşıma ruhsatı değil. O ayrı bir prosedür. Yani silahın ruhsatı olması, onu üstünde taşıyabileceğin anlamına gelmiyor.

Asıl kafama takılan sorulardan birkaçı şöyle: Bu çocuklar ve gençler evdeki silaha nasıl bu kadar kolay ulaşabiliyor? Burada sorumluluk kime ait? Silah neden kolay ulaşılabilir bir yerde tutuluyor? Tüm bu olaylarda bir silahın varlığı kadar, nasıl saklandığı ve ona yüklenen anlam da belirleyici değil mi? Burada hem bireysel sorumluluğun hem de toplumsal sorumluluğun payı var. O kişi veya toplum silaha nasıl bir anlam yüklüyor mesela? Bir güvenlik aracı mı? Güç gösterme sembolü mü? Yoksa bir korkutma yolu mu?

Bir kişi eline silah aldığında karşısındaki insanı hâlâ insan olarak mı görüyor? Yoksa artık sadece bir hedef mi? Oynanan PC oyunları, filmler ve diziler bu bakışın oluşmasında ne kadar etkili?

Daha da önemlisi, biz yetişkinler çatışmayı yönetme ve çözme konularında çocuklarımıza nasıl ve ne kadar örnek oluyoruz? Lütfen sorunları, şiddeti sadece ortaya çıktığında konuşmayalım. Şiddete giden yolu erken yaşlardan itibaren anlamayı ve önlemeyi öğretelim. Öfkeyi tanımayı, hayal kırıklığıyla baş etmeyi, “hayır” cevabını kabul etmeyi, kaybettiğinde kendini yok saymamayı, her reddin bir saldırı, her anlaşmazlığın kazanılması gereken bir savaş olmadığını vs… Her biri çocuklara gündelik hayatın içinde, evde ve okulda öğretilecek beceriler aslında.

Çatışma çıktığında bağırmak, tehdit etmek ya da üstün gelmeye çalışmak yerine durabilmeyi, karşısındakini dinlemeyi, duygusunu ifade etmeyi, yardım istemeyi ve şiddete başvurmadan çözüm aramayı öğrenmeleri gerekiyor. Çocuklara “güçlü ol” derken neyi kastettiğimizi de sorgulayalım. Güçlü olmak, elindeki silahı göstermek, şarjörü ustalıkla değiştirmek mi; yoksa elindeki öfkeye rağmen zarar vermemeyi seçmek, hayatıyla ilgili kâr-zarar hesaplarını doğru ve hızlı olarak yapabilmek mi? Bana sorarsanız çoğu zaman, beynimizin hakkını vermek aslında. Akla, vicdana, duyguya ve adalete sahip çıkmadığımız sürece bu zırvana hâlinden çıkış yok. Pınar Sibel Solmaz