İnsan gün içerisinde kim bilir ne kadar konuşuyor. Evde, işte, telefonda, sokakta… Bazen anlatıyor, bazen cevap veriyor, bazen de sırf sessizlik olmasın diye konuşuyor.
Peki kendimizle ne kadar konuşuyoruz?
Aslında belki de en çok kendimizle konuşuyoruz ama bunun pek farkında değiliz. Üstelik bu konuşmaların önemli bir kısmı pek de nazik sayılmaz.
Beynimizde oturan huysuz bir ev sahibi var sanki. Yaptığımız hiçbir şeyi beğenmiyor.
“Bunu da beceremedin.” “Yine geç kaldın.” “Niye öyle söyledin?” “Daha iyisini yapabilirdin.”
İşin tuhafı, karşımızdaki biri bize böyle konuşsa muhtemelen bir süre sonra mesafe koyarız. Ama kendimize gelince bütün gün aynı odada bu huysuz sesle yaşamayı normal kabul ediyoruz. Cevap vermek ise çoğu zaman aklımıza bile gelmiyor.
Oysa kendimizle kurduğumuz dilin duygularımızı düzenlemede, stresle baş etmede ve motivasyonumuzda etkili olduğunu gösteren çalışmalar var. Cesaret verici bir iç konuşma bizi harekete geçirebilirken, ne hissettiğimizi kelimelere dökmek de yaşadığımız duyguyu fark etmemize yardımcı olabiliyor.
Benim kendimle yüksek sesle konuşma hikâyem ise çok daha basit bir nedenle başladı: Unutkanlık.
Bir ara eşyaları koyduğum yeri çok unutuyordum. Bir gün arabamı nereye park ettiğimi bile unuttum. Bunun üzerine bir şeyi bir yere koyarken ya da arabayı park ederken kendime yüksek sesle söylemeye karar verdim.
“Deniz, araba arka sokakta, köşede. Bak, hatırla.”
Sonra bunu eşyalarda da yapmaya başladım.
“Şimdi ben bunu rafa kaldırıyorum.”
Başlarda kendime biraz gülüyordum. Hatta eğlenmeye başlamıştım. Fakat bir süre sonra başka bir şeyi fark ettim:
İnsan kendine sesli konuşunca yalnızca eşyaların yerini değil, kafasının içindeki bazı cümlelerin yerini de fark ediyor.
Mesela insanın içinden söylediği “Yine beceremedin.” cümlesi pek rahatsız edici gelmeyebiliyor. Yıllardır orada çünkü. Ama aynı cümleyi yüksek sesle söyleyince insan bir tuhaf oluyor.
“Deniz, yine beceremedin.”
Bir dakika…
Ben sevdiğim birine böyle konuşur muydum?
Muhtemelen hayır.
Bir arkadaşım bir şeyi yetiştiremediğinde ona “Yine beceremedin.” demek yerine, “Çok yoruldun galiba.” ya da “Olmadı, bir daha denersin.” derdim.
Peki başkalarına gösterdiğimiz anlayışı neden kendimizden bu kadar kolay esirgiyoruz?
Belki de kendimizle konuşmayı öğrenmek, aynanın karşısına geçip sürekli güzel cümleler söylemek değildir. Her sabah “Ben harikayım, ben güçlüyüm.” demek de değildir.
Bazen yalnızca kafamızın içinde kimin konuştuğunu fark etmektir.
Çünkü içeride kalabalığız.
Biri korkuyor. Biri eleştiriyor. Biri “Boş ver.” diyor. Biri “Yapamazsın.” diyor. Bir başkası ise bütün bu gürültünün arasında belli belirsiz, “Bir denesen?” diye fısıldıyor.
Hangisini daha çok dinlersek zamanla onun sesi yükseliyor.
Şimdilerde bazen yine kendime sesleniyorum.
“Deniz, sakin ol.” “Deniz, bunu bugün yapmak zorunda değilsin.” “Deniz, anahtarı masaya koydun.” “Deniz, buraya kadar da fena gelmedin.”
İtiraf edeyim, sonuncusunu söylemek ilk üçünden daha zor.
Ne tuhaf…
İnsan anahtarını nereye koyduğunu kendine hatırlatabiliyor da bazen kendi değerini nereye koyduğunu hatırlatamıyor.
Belki kendimizle konuşmanın asıl meselesi de budur.
Kaybettiğimiz eşyaları değil, arada bir kendimizi de bulabilmek.