Soma'nın toprağı yine bir babayı, bir eşi, bir evladı yuttu.
Takvimler 1 Ekim 2026'yı gösterirken, Manisa'nın Soma ilçesinde bir maden ocağında meydana gelen göçükte yedi işçi yerin altında kaldı. İki işçi sağ çıkarıldı. Beş işçinin ise cansız bedenine ulaşıldı. Beş isim daha bir ülkenin ölüm istatistiklerine eklendi: Halit Ersay, Kerim Ören, Ramazan İnce, İsa Olcay ve Ömer Karakaya.
Ama insan hayatını istatistiğe çevirmek kadar kolay değil.
Çünkü her rakamın arkasında bir ev vardır.
Bir sofrada boş kalan sandalye vardır.
Çocuklarının okul masrafını düşünen bir baba, eve ekmek götürmek için sabah karanlığında madene inen bir işçi vardır.
Ve yukarıda, o işçinin yolunu gözleyen bir aile...
Soma'yı konuşurken artık yalnızca “maden kazası” demek bana yetmiyor.
Çünkü “kaza” kelimesi bazen sorumluluğu da beraberinde yerin altına gömüyor.
Elbette her göçüğün, her patlamanın, her maden faciasının teknik nedenleri vardır. Fay hattı, tahkimat, mühendislik hesabı, çalışma yöntemi, denetim, üretim planı...
Fakat bütün bu teknik kelimelerin arasında unutulmaması gereken tek bir gerçek var:
Madene giren insanın eve sağ dönmesi, herhangi bir üretim hedefinden daha değerlidir.
Bu kadar basit.
Soma'daki son olayın ardından şirket yöneticilerinin de aralarında bulunduğu dokuz kişinin tutuklanması, elbette soruşturmanın önemli bir aşaması. Fakat tutuklama, hayatını kaybeden beş insanı geri getirmiyor.
Asıl mesele bundan sonra başlıyor.
Soruşturmanın sonunda birkaç kişinin cezalandırılmasıyla toplumun vicdanı rahatlatılacak mı?
Yoksa gerçekten şu soruların peşine düşülecek mi:
Bu göçük neden oldu?
Önlenebilir miydi?
Riskler önceden biliniyor muydu?
Denetimler gerektiği gibi yapıldı mı?
Üretim baskısı, iş güvenliğinin önüne geçti mi?
Madencinin “hayır, burada çalışmak güvenli değil” diyebileceği bir çalışma düzenimiz var mı?
Bunlar sorulmadan “kaza oldu” deyip geçmek, aslında kazanın neden olduğunu sormaktan vazgeçmektir.
Üstelik göçükten sağ kurtulan işçilerden İbrahim Çimen'in anlattıkları insanın içini daha da acıtıyor. Çimen, destek direklerinin çökmeye başladığını, kendisini kurtarmaya çalıştığını ve o anda çocuklarının aklına geldiğini söylüyor.
Bir insan ölümle burun buruna geldiğinde aklına üretim rakamları gelmiyor.
Şirketin cirosu gelmiyor.
Tonlarca kömür gelmiyor.
Çocukları geliyor.
İşte madenciliğin bütün hesabı burada düğümleniyor.
Yerin altında çalışan insan, ekonominin bir kalemi değildir.
O, eve dönmesi gereken bir insandır.
Türkiye Soma'yı ilk kez yaşamıyor.
2014'te yaşanan büyük Soma faciasının üzerinden yıllar geçti. O günden bugüne çok şey söylendi. Reformlar konuşuldu. Denetimler konuşuldu. İş güvenliği konuşuldu. Meclis kürsülerinde sözler verildi.
Fakat aradan yıllar geçtikten sonra yine Soma'da beş insanı toprağa veriyorsak, dönüp kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Biz gerçekten ders aldık mı?
Yoksa yalnızca her facianın ardından birkaç günlüğüne üzülmeyi mi öğrendik?
Türkiye'nin maden işçilerine borcu var.
Bu borç, cenaze namazlarında edilen dualarla ödenmez.
Başsağlığı mesajlarıyla da ödenmez.
Bir bakanın açıklamasıyla, bir şirketin taziye mesajıyla, birkaç yöneticinin tutuklanmasıyla da bitmez.
Bu borç; güvenli çalışma koşullarıyla, gerçek denetimle, şeffaf soruşturmayla ve sorumluların gerçekten hesap vermesiyle ödenebilir.
Çünkü madencilikte “bir daha olmayacak” cümlesinin hiçbir anlamı yoktur.
Onun yerine “bir daha olmaması için ne yaptık?” sorusunun cevabını duymamız gerekir.
Soma'nın toprağı bize yine aynı şeyi söylüyor:
Bir işçinin hayatı, üretim maliyetine yazılabilecek bir kalem değildir.
Ve eğer bir ülkede insanlar ekmek parası kazanmak için her sabah ölüme biraz daha yaklaşmak zorunda kalıyorsa, sorun yalnızca maden ocağının birkaç yüz metre altında değildir.
Sorun, hepimizin yukarıda kurduğu düzendedir.
Beş madenci öldü.
Şimdi mesele, beş kişinin ölümünü unutmayacak kadar vicdanlı; bir sonraki ölümü engelleyecek kadar da kararlı olabilmek.
Çünkü Soma'da toprağın altında kalan yalnızca beş madenci olmamalı.
Eğer bu kez de gerekli ders çıkarılmazsa, orada kalan bizim vicdanımız olacaktır.