İnsan anlaşılması zor bir varlık olsa gerek. Her hissettiğinin ayrı adı, bu hissettiklerinin ayrı öyküleri, hepsinin tutunduğu ayrı yaşanmışlıklar var. Öyle ki var oldukça çözülecek sayısını bilemediğimiz birçok düğüm mevcut.
İnsan bazen bu düğümleri çözmek yerine daha sıkı bağlamayı seçer. Görmezden gelerek, bastırarak, erteleyerek… Oysa bastırılan her duygu, yerin altına itilmiş bir nehir gibi, bir yolunu bulup yüzeye çıkmayı bekler.
Tutkular da böyledir. Toplumun, aklın ya da korkuların çizdiği sınırlar içinde tutulmaya çalışıldıkça sessizleşmez; aksine derinleşir. İnsan kendine “istememeliyim” dedikçe, içindeki ses daha yüksek konuşmaya başlar. Çünkü tutku, yok sayılmak için değil, tanınmak için vardır. Onu susturmaya çalışmak, aslında ona kulak vermeyi geciktirmekten başka bir şey değildir.
Aklın görevi tutkuları boğmak değil, onlara rehberlik etmektir. Ne var ki çoğu zaman akıl, korkuyla el ele verip tutkuların önüne set çeker. Güvende kalma arzusu, alışkanlıkların konforu ve değişimin belirsizliği, insanı kendi iç gerçeğinden uzaklaştırır. Bu uzaklık arttıkça içsel gerilim büyür; insan kendi içinde bölünmeye başlar.
Tam da bu yüzden S. Fitzgerald’ın dediği gibi:
“Tutkuların kükrediği günlerde, akıl sözünü dinletemez.”
Çünkü o günlerde artık bastırılmış olan konuşmaktadır. Uzun süre duyulmayan, görülmeyen, kabul edilmeyen ne varsa, tüm gücüyle kendini hatırlatır. Tutku kontrolden çıktığında değil; yıllarca yok sayıldığında yıkıcı olur. Ona ulaşmak, onu anlamak ve adını koymak ise insanı özgürleştirir.
Belki de asıl cesaret, tutkuları dizginlemekte değil; onları dürüstçe karşılamaktadır. İnsan kendine yaklaşabildiği ölçüde sakinleşir. İçindeki ateşi tanıdığında, onu yakıp yıkan değil, yolunu aydınlatan bir ışığa dönüştürebilir.
"Tutkular bastırıldığında susmaz; sadece daha derinden, daha yakıcı bağırır.”