Hepimiz aynı cümleyi kuruyoruz: “Zaman çok hızlı geçiyor.”
Sabah işe giderken, akşam eve dönerken, eski fotoğraflara bakarken ya da çocukların büyüdüğünü fark ettiğimizde… Dilimize dolanan ilk söz bu oluyor.
Oysa geçen zaman değil. Geçen, hayatın kendisi.
Bir düşünün…
Eskiden bir bayramın gelmesini haftalarca beklerdik. Yeni alınan ayakkabılar günler öncesinden hazırlanır, misafir gelecek diye evlerde telaş başlardı. Bayram sabahları erken kalkılır, sokaklar çocuk sesleriyle dolardı.
Bugün ise bayramlar takvimdeki birkaç günlük tatilden ibaret hale geldi.
**
Eskiden bir dostu görmek için kilometrelerce yol gidilir, saatler süren sohbetler edilirdi. Şimdi aynı şehirde yaşayan insanlar birbirlerine aylarca uğramıyor. Ama sosyal medyada her gün karşılaşıyorlar.
İşte tam da burada büyük bir yanılgı başlıyor.
Biz zamanın hızlandığını sanıyoruz.
Aslında hayatın içini boşaltıyoruz.
Çünkü insanın hafızasında yer eden şeyler, yaşadığı anlamlı anlardır. Bekleyişlerdir, heyecanlardır, dostluklardır, sohbetlerdir, kahkahalardır.
**
Bir günün tamamını telefona bakarak geçirdiğinizde akşam olduğunda hatırlayacak pek bir şey bulamazsınız. Ama eski bir dostla içilen bir çayın sohbeti yıllar sonra bile aklınızda kalabilir.
Bu yüzden çocukluk yılları bize uzun gelir.
Çünkü her şey yenidir.
Her gün yeni bir keşiftir. Her sokak ayrı bir maceradır. Yetişkinlikte ise günler birbirinin kopyasına dönüşmeye başlar.
Aynı yollar, aynı işler, aynı telaşlar… Sonra bir bakmışız ki takvimler değişmiş, yıllar geçmiş.
Ve biz bunu zamanın suçu sanmışız. Belki de çağımızın en büyük problemi yorgunluk değil.
Yetişememek de değil.
Anlam eksikliği…
**
Sabah gözümüzü açar açmaz ekranlara bakıyor, gün boyu koşturuyor, gece yine ekranlarla uykuya dalıyoruz. Sürekli meşgulüz ama çoğu zaman gerçekten yaşamıyoruz.
Bir kafede oturan dört kişilik bir masaya bakın. Eskiden insanlar birbirlerinin gözlerinin içine bakarak konuşurdu.
Şimdi aynı masada dört farklı ekrana bakılıyor. İletişim araçları arttıkça iletişimin azalması kadar ironik bir durum olabilir mi?
Belki de bu yüzden son yıllarda insanlar daha fazla yalnız hissediyor.
Kalabalıkların içinde yalnız… Takipçi sayıları arttıkça yalnız… Mesaj kutuları doldukça yalnız…
Çünkü insanın ihtiyacı olan şey bağlantı kurmak değil, bağ kurmaktır.
**
Hayatın değerini belirleyen şey kaç yıl yaşadığımız değil, yaşadığımız yıllara ne kadar hayat sığdırabildiğimizdir. Bir gün hepimizin saati duracak.
Hepimizin yarım kalan planları olacak. Hepimizin ertelediği konuşmalar, ziyaretler, özürler ve teşekkürler olacak.
O gün geldiğinde kimse daha fazla para kazanamadığı için üzülmeyecek.
Kimse bir e-postayı geç cevapladığı için pişman olmayacak.
Ama birçok insan arayamadığı bir dostu, sarılamadığı bir anne-babayı, vakit ayıramadığı çocuklarını düşünecek.
**
Belki de bu yüzden kendimize sık sık şu soruyu sormalıyız: Bugün gerçekten yaşadım mı? Yoksa sadece bir günü daha tüketip takvimden bir yaprak mı eksilttim?
Çünkü kaybettiğimiz şey zaman değil. Zaman zaten geçecek.
Asıl mesele, geçip giden zamanın içinde ne kadar yaşayabildiğimizdir.