Son yıllarda etrafıma bakıyorum; herkesin yüzünde aynı ifade: telaş, yorgunluk ve zihin karmaşası. Sanki hepimiz bir yerden bir yere koşuyoruz ama kimse “şu an neredeyim?” diye durup bakmıyor.

İşte tam da bu noktada, modern dünyanın ortasında yeniden konuşmaya başladığımız bir kavram var: mindfulness.

Birçok kişi bu kelimeyi duyunca “yeni bir trend” sanıyor. Oysa mindfulness, özünde çok eski bir beceri: insanın kendiyle temasa geçmesi. Günümüzde ise bilim dünyasının üzerinde ciddi şekilde çalıştığı, tıp ve psikolojide kullanılan güçlü bir araç hâline geldi.

Peki nasıl oldu da bir meditasyon tekniği Harvard laboratuvarlarına taşındı?

Harvard’dan Gelen Ses: Sarah Lazar

Mindfulness’ın bilimle buluşmasında en önemli isimlerden biri Dr. Sarah Lazar.

Harvard Üniversitesi’nde yaptığı MRI çalışmalarında, düzenli farkındalık pratiğinin beynin yapısını değiştirdiğini ortaya koydu. Hafıza ve öğrenmeyle ilgili hipokampusta kalınlaşma, stresle ilişkili amigdalada küçülme gözlemledi.

Bir düşünün: Birkaç dakika nefes farkındalığı yapmak bile beynin stres merkezini yavaş yavaş sakinleştiriyor.

Bu sonuçlar, mindfulness’ı “iyi hissettiren bir öneri” olmaktan çıkarıp biyolojik bir gerçekliğe dönüştürdü.

Kökleri Kadim, Yolu Bilimsel

Modern mindfulness’ın dünyaya yayılmasını sağlayan diğer isim ise Jon Kabat-Zinn.

1979’da geliştirdiği Mindfulness Temelli Stres Azaltma Programı (MBSR) bugün dünyanın dört bir yanında hastaneler, klinikler ve okullar tarafından uygulanıyor.

Kabat-Zinn’in yaklaşımı basit bir cümleyle özetlenebilir:

“Hayat zaten zor; bari biz üzerini gereksiz düşüncelerle kalabalıklaştırmayalım.”

Tekniklerin Ortak Noktası: Anda Kalmak

Mindfulness teknikleri aslında çok sade:

-Nefesi izlemek

-Beden taraması yapmak

-Düşünceleri gökyüzündeki bulut gibi gelip geçerken fark etmek

-Yavaş yürümek, yavaş yemek

-Duyguları bastırmadan ama abartmadan gözlemlemek

Biz unuttukça, onlar bize hatırlatıyor:

Zihin bir yere koşmak zorunda değil; bazen sadece durması yetiyor.

Mindfulness’ın Kalbi: Öz-Şefkat

Mindfulness tek başına dikkat eğitimi değil; aynı zamanda kendimize karşı nasıl davrandığımızı da değiştiriyor.

Bunun adı öz-şefkat.

Hata yaptığımızda kendimizi yerden yere vurmak yerine;

zorlandığımızda kendimize düşman kesilmek yerine;

başkalarına gösterdiğimiz anlayışı kendimizden esirgememeyi öğretiyor.

Öz-şefkatin en sade hâli şöyle:

“Zorlanıyorum.”

“Bunu yaşayan tek kişi ben değilim.”

“Kendime nasıl destek olabilirim?”

İnsanın kendi içinde bir liman bulması, dışarıdaki fırtınaları daha kolay atlatmasını sağlıyor.

Son olarak: Mindfulness bir moda akım değil; hızla yaşlanan, yorulan, kaygıları büyüyen modern insanın kendine dönme ihtiyacının bir yansıması.

Lazar’ın araştırmaları beynimizin değişebilir olduğunu gösteriyor.

Kabat-Zinn’in programı bu değişimin nasıl yapılacağını öğretiyor.

Öz-şefkat ise bu yolculuğa sıcak bir insanlık katıyor.

Belki de cevabı yıllardır dışarıda aradığımız tüm sorular, aslında nefesimizin bir adım ötesinde duruyor.

Anda kalmak, bazen hayatın bize söylemek istediğini duymanın tek yolu.