Hayatın içinde boşluklar vardı; zihnin nefes alabildiği, kendini toparlayabildiği anlar…

Bir zamanlar “düşünmek”, insanın en doğal eylemlerinden biriydi.

Yürürken düşünürdük, beklerken düşünürdük, eve dönerken düşünürdük.

Hayatın içinde boşluklar vardı; zihnin nefes alabildiği, kendini toparlayabildiği anlar…

Bugün o boşluklar yok.

Düşünceye yer kalmadı.

Zamanın değil, hızın çağındayız artık.

Teknoloji hızlandı, iletişim hızlandı, beklentiler hızlandı.

Artık bir mesajın bile “geç” kabul edilme süresi dakikalarla ölçülüyor.

Dün paylaştığımız bir haber bugün eskiyor, dün konuştuğumuz bir gündem bugün unutuluyor.

Bu hızın ortasında, zihnimiz sürekli “yakalamaya” çalışıyor:

Yeni bilgiyi, yeni olayı, yeni tartışmayı…

Ama sürekli yetişmeye çalışan bir zihin, derinleşemez.

Çünkü derin düşünmek için yavaşlık gerekir; hız değil.

Eskiden bir olayı duyduğumuzda durur, anlamaya çalışır, tartar, düşünürdük.

Şimdi refleks haline geldik.

Bir cümle görüyoruz, anında yorum yapıyoruz.

Bir başlık okuyoruz, tüm haber hakkında fikir üretmeye başlıyoruz.

Bir video izliyoruz, saniyeler içinde hükmü veriyoruz.

Oysa düşünmek için zaman gerekir.

Tepki vermek içinse sadece bir saniye…

Dijital çağ, bizi o bir saniyeye mahkûm etti.

Düşünmek zahmetli geldi, hızlı tepki kolay.

Düşünce kültürü yerini “anlık reaksiyon kültürü”ne bıraktı.

Artık şirketler para değil, dikkat kazanmak istiyor.

Çünkü dikkat kıt.

Bir bildirim geliyor, başka bir uygulama açılıyor, bir video başlıyor, başka bir içerik öneriliyor.

Zihin sürekli parçalanıyor.

Parçalanmış bir zihin, derinlik üretemez.

Biz aslında düşünemediğimiz için değil, düşünmeye fırsat bırakılmadığı için yüzeyselleştik.

Bir kitap okurken telefonun titremesi bile, zihnin o sayfaya bir daha dönememesine neden oluyor.

Çünkü dikkat bölündü mü, düşünce akışı da kesiliyor.

Belki de en büyük kayıp şu:

Artık kendi iç sesimizi duyamıyoruz.

Sosyal medyanın sesi, gündemin sesi, haberlerin sesi, başkalarının fikirleri…

Hepsi aynı anda bağırıyor.

Bu gürültünün içinde, insan kendi düşüncesini seçemez hale geliyor.

Düşünmek için sessizlik gerekir.

Sessizlik içinse yalnızlık.

Ama modern çağ, yalnızlığı da “korkutucu” bir kavram haline getirdi.

Oysa insan en çok o tek başına kaldığı anlarda düşünür, değişir, gelişir.

Düşünmenin özü yavaşlamaktır.

Yavaşlamayı öğrenmeden düşünmeyi geri kazanamayacağız.

Bir bilgiyi sindirmek, bir olayı anlamlandırmak, bir tartışmayı değerlendirmek için zaman ayırmak…

Düşüncenin topraklanmak için beklemeye ihtiyacı var.

Zihin bir bahçeyse, hız o bahçeyi betonlaştırıyor.

Düşünce ise ancak toprağın içinde filizleniyor; zaman istiyor, sabır istiyor.

Bugün düşünmek neredeyse bir lüks gibi görünüyor.

Ama aslında tam tersine:

Düşünmek, hız çağında en büyük direniştir.

Etrafımızdaki gürültüye, aceleye, tüketime karşı bir başkaldırıdır.

Belki de yapmamız gereken tek şey şu:

Ara sıra durmak.

Sessizleşmek.

Yavaşlamak.

Telefonu kapatmak.

Kendimize birkaç dakika ayırmak.

Çünkü insan ancak durduğunda düşünebilir.

Ve düşünmeden, gerçekten yaşayamaz.