Şehirlerin kaderi bazen fabrikalarla, bazen limanlarla, bazen de üniversitelerle değişir. Son yıllarda ise dünyada yeni bir gerçeklik ortaya çıktı: bazı şehirler yalnızca mutfaklarıyla kalkınıyor. Artık gastronomi yalnızca bir kültür başlığı değil; şehirleri uluslararası haritaya sokan stratejik bir güç. Bugün Gaziantep’i, Parma’yı, Lyon’u, Bologna’yı konuşuyorsak bunun sebebi yalnızca lezzet değil; bu şehirlerin mutfağını bir kalkınma modeli olarak yönetmesidir.
Dünyada bunun kurumsal karşılığı UNESCO Yaratıcı Şehirler Ağı’dır. Bu ağa giren şehirler yalnızca prestij kazanmıyor; turizmde, ihracatta, marka değerinde ve yatırım çekme kapasitesinde ciddi sıçramalar yaşıyor. Çünkü bu unvan bir tabela değil, bir güven belgesidir. “Bu şehir kültürünü koruyor, üretiyor ve dünyaya sunabiliyor” demektir.
Şimdi dürüstçe soralım: Manisa neden bu şehirlerden biri olmasın?
Coğrafyamız var.
Üretimimiz var.
Tarihimiz var.
Mutfağımız var.
Eksik olan tek şey: organizasyon.
UNESCO’nun baktığı kriterler aslında romantik değil, son derece somut. Yerel ürünlerin korunması, gastronomi eğitimi, sürdürülebilir üretim, kültürel mirasın belgelenmesi, uluslararası iş birlikleri ve şehrin tamamını kapsayan bir gastronomi stratejisi… Yani mesele “iyi yemek” değil, “iyi sistem”.
Manisa bugün bu kriterlerin bir kısmına zaten doğal olarak sahip. Güçlü tarım altyapısı, köklü mutfak kültürü, Mesir gibi benzersiz bir gelenek ve üretici çeşitliliği… Birçok şehir bu varlıkları sonradan inşa etmeye çalışırken biz hazır mirasla oturuyoruz. Fakat bu miras, organize edilmediği sürece sadece nostalji olarak kalır. UNESCO’nun görmek istediği şey geçmiş değil, sürdürülebilir gelecek planıdır.
Bir şehrin UNESCO Gastronomi Kenti olması için önce kendi mutfağını ciddiye alması gerekir. Tariflerini kayıt altına alması, ürünlerini koruması, gençlerini eğitmesi, üreticisini desteklemesi, restoran kalitesini yükseltmesi ve tüm bu yapıyı bir strateji çerçevesinde yönetmesi gerekir. Bu aslında bir kültür projesinden çok bir kalkınma projesidir.
Eğer Manisa önümüzdeki beş yıl içinde sistemli bir yol izlerse bu hedef hayal değildir. İlk yıl envanter ve akademik altyapı kurulabilir. İkinci yıl eğitim ve kooperatifleşme güçlendirilebilir. Üçüncü yıl markalaşma ve gastronomi rotaları oluşturulabilir. Dördüncü yıl ulusal ve uluslararası etkinliklerle görünürlük sağlanabilir. Beşinci yıl ise tüm bu birikimle UNESCO başvurusu yapılabilir. Bu süreç yalnızca bir unvan getirmez; şehir ekonomisine kalıcı bir hareket kazandırır.
Çünkü mesele UNESCO rozeti almak değil. Mesele, o rozeti hak edecek sistemi kurmak.
Manisa’nın en büyük yanılgısı bugüne kadar küçük düşünmek oldu. Oysa bu şehir yalnızca Ege’ye değil, dünyaya oynayabilecek kapasitede. Tarımıyla, tarihiyle, mutfağıyla ve insan kaynağıyla bir gastronomi merkezi olmamak için hiçbir sebep yok. Yeter ki sofrayı yalnızca yemek yenilen bir masa olarak değil, geleceğin kurulduğu bir platform olarak görelim.
Soru şu: Biz yerel kalmaya razı mıyız, yoksa dünya sahnesine çıkmaya hazır mıyız?
Çünkü şehirler ya kendini anlatır ya da unutulur.
Manisa’nın unutulmaya değil, dünyaya anlatılmaya ihtiyacı var.
Gastronomi bir lezzet meselesi değil, medeniyet meselesidir.
— Orhan Doğanay