Sorun Lezzet Değil, Zihniyet Manisa’nın gastronomi potansiyelinden bahsederken hep aynı cümleleri kuruyoruz: toprağımız bereketli, ürünümüz kaliteli, ustalarımız maharetli, tarihimiz köklü. Bu tespitlerin hepsi doğru. Ancak artık dürüst olmamız gereken bir noktadayız.
Eğer bunca zenginliğe rağmen hâlâ Türkiye’nin gastronomiyle anılan şehirleri arasında değilsek, sorun potansiyel eksikliği değil, yönetim eksikliğidir. Daha açık konuşalım: sorun lezzet değil, zihniyettir.
Çünkü bugün dünyada marka olan hiçbir şehir yalnızca “iyi yemek yaptığı” için marka olmadı. Eğer öyle olsaydı Anadolu’nun yüzlerce şehri dünya haritasında olurdu. Marka olmak, tesadüfle değil, bilinçli tercihlerle gerçekleşir. Bir şehrin markalaşması; plan, koordinasyon ve ısrar gerektirir. Biz ise hâlâ gastronomiyi bireysel çabayla açıklamaya çalışıyoruz. Oysa bireysel başarılar şehir başarısına dönüşmez. Dönüşmesi için sistem gerekir.
Manisa’daki temel kırılma noktası tam da burada başlıyor. Bizde çok iyi ustalar var ama ortak vizyon yok. Herkes kendi dükkânını kurtarmaya çalışıyor, kimse şehri büyütmeyi konuşmuyor. Herkes kendi menüsünü geliştiriyor, kimse Manisa mutfağının ortak kimliğini inşa etmiyor. Bu dağınık yapı, enerjiyi büyütmek yerine tüketiyor. Sonuçta ortaya güçlü bir şehir markası değil, yalnızca iyi işletmeler çıkıyor.
Bir başka sorun, gastronomiyi hâlâ kültürel bir hobi gibi görmemiz. Festival yapıyoruz, şenlik düzenliyoruz, binlerce kişiye yemek dağıtıyoruz. Fotoğraflar çekiliyor, sosyal medyada paylaşılıyor, birkaç gün konuşuluyor ve sonra her şey unutuluyor. Oysa gastronomi kalkınması eğlence değil, ekonomi meselesidir. Eğlence günü kurtarır; ekonomi geleceği kurar. Biz yıllardır günü kurtarıyoruz.
Zihniyet meselesinin bir diğer boyutu da ölçmemek. Bu şehirde kaç gastronomi işletmesi var, yıllık ne kadar ciro üretiyor, kaç kişiye istihdam sağlıyor, gastronomi turisti ne kadar harcama yapıyor… Bunları net olarak bilen yok. Ölçmediğiniz bir sektörü yönetemezsiniz. Veri olmadan strateji olmaz. Strateji olmadan da büyüme tesadüfe kalır. Biz hâlâ tesadüfle ilerlemeye çalışıyoruz.
Eğitim tarafında da benzer bir tablo var. Gençler bu mesleğe heves ediyor ama sistemli bir kariyer yolu göremiyor. Profesyonel eğitim, danışmanlık, kalite standardı, kurumsal destek olmadan gastronomi sürdürülebilir bir sektör hâline gelemez. Yetenek tek başına yetmez. Bilgiyle desteklenmeyen yetenek, yerel kalmaya mahkûmdur.
Bir de kültürel kopuş gerçeği var. Kendi mutfağımızı tanımadan büyüyen bir nesil geliyor. Geleneksel yemekler evlerden çekiliyor, yerini hızlı ve kimliksiz tüketim alışkanlıkları alıyor. Bu yalnızca damak tadının değişmesi değil, hafızanın silinmesi demektir. Kendi hafızasını kaybeden bir şehir, marka olamaz. Çünkü marka dediğimiz şey aslında hikâyedir. Hikâyesi olmayan ürün yalnızca üründür.
Bütün bunları topladığımızda acı ama net bir gerçek ortaya çıkıyor: Manisa’nın sorunu kaynak eksikliği değil, ortak akıl eksikliği. Hepimiz çalışıyoruz ama birlikte çalışmıyoruz. Hepimiz üretiyoruz ama aynı hedefe üretmiyoruz. Hepimiz iyi niyetliyiz ama iyi niyet tek başına kalkınma yaratmıyor.
Oysa mesele çok basit bir zihniyet değişimiyle başlayabilir. Gastronomiyi “yemek yapma işi” olarak değil, “şehir kurma aracı” olarak görmeye başladığımız gün dönüşüm başlar. Sofraya yalnızca lezzet değil, akıl koyduğumuz gün marka doğar. Çünkü şehirler mutfakta değil, vizyonda büyür.
Bugün kendimize dürüstçe sormamız gereken soru şu: Biz gerçekten büyümek istiyor muyuz, yoksa mevcut hâlimiz bize yetiyor mu? Eğer gerçekten büyümek istiyorsak, önce mazeret üretmeyi bırakıp sistemi konuşmamız gerekiyor. Çünkü potansiyel tek başına bir anlam ifade etmez. Potansiyel ancak yönetildiğinde değere dönüşür.
Manisa’nın artık bahaneye değil, karara ihtiyacı var.
Karar verildiği gün bu şehir yalnızca lezzetiyle değil, aklıyla da konuşulacak.
________________________________________
Gastronomi bir lezzet meselesi değil, medeniyet meselesidir.
— Orhan Doğanay