Açık Kalem, yerel gündeme dair değerlendirme ve yorum yazılarına yer veren bir köşe alanıdır. Yazılar müstear isimle yayımlanır; içerikte yer alan görüşler yazara aittir ve yorum niteliğindedir. Siz de köşe yazılarınızı 542 211 53 45 numaralı WhatsApp hattımıza gönderebilirsiniz. Köşe yazısını okumak için kaydırmaya devam edin.
Sayın Başkan Cengiz Bey’in Edabali ile ilgili programını büyük bir beklenti ve heyecanla izledim. Beklentim şuydu: On beş yıl belediye başkanlığı yapmış bir ismin, bu şehrin her karışına hâkim biri olarak; hayata geçiremediği projeleri, yarım kalan işleri, geleceğe dair vizyonunu ve hakkında yöneltilen eleştirilere vereceği doyurucu cevapları duymak. Ne yazık ki bu beklentilerin karşılığında, kamuoyunda yöneltilen sorulara dair doyurucu cevaplar bulmak mümkün olmadı.
Açıkçası ciddi bir hayal kırıklığı yaşadım.
Program boyunca en çok üzerinde durulan konuların basketbol ve Manisa FK olması dikkat çekiciydi. Oysa şehir yönetmiş bir başkandan beklenen; sosyal belediyecilikten, şehir planlamasından, ekonomik vizyondan, istihdamdan ve halkın günlük hayatına dokunan politikalardan söz etmesidir. Spor elbette kıymetlidir; ancak bir belediye başkanlığının özeti değildir.
Üstelik Manisa FK ve basketbol gibi şehrin vitrini konumundaki iki önemli spor yapısının, damatları üzerinden yönetilmesi; liyakat ilkesinin geri plana itildiği, kurumsallığın zedelendiği ve ciddi bir yönetim zaafiyeti oluştuğunu açıkça göstermektedir. Bu tercih, sporun kendisinden çok yönetim anlayışını tartışmalı hâle getirmiştir.
“BBSK kasasında para bıraktım, belediyenin kasasında da para bıraktım” ifadesi özellikle dikkat çekiciydi. Peki, kasada bırakılan para kimin parasıdır? Belediyenin, yani milletin parasıdır. Belediyecilikte asıl mesele kasada para bırakmak değil; o kaynağı şehrin ihtiyaçları doğrultusunda doğru, adil ve verimli şekilde kullanmaktır. Eğer kasada yüksek miktarda para kalmışsa, bu durum bir başarı mıdır, yoksa yapılamayan hizmetlerin göstergesi midir? Sosyal belediyecilik, parayı kasada tutmakla değil; o kaynağı ihtiyaç sahibine, sokağa, mahalleye ve kente dokunan hizmetlere dönüştürmekle ölçülür.
Seçim kaybının nedenlerine dair yapılan değerlendirmelerde de asıl meselenin ıskalandığı kanaatindeyim. “İşçi fazla”, “memur maaşları yüksek”, “sosyal denge fazla” gibi ifadeler, sorumluluğu seçmene ve çalışanlara yükleyen bir yaklaşımı işaret etmektedir. Oysa seçim sonuçlarının en önemli göstergelerinden biri kurum içindeki memnuniyettir. Belediyede görev yapan insanların önemli bir kısmının desteğini kaybetmiş olmak, üzerinde ciddi biçimde düşünülmesi gereken bir durumdur.
Bir diğer dikkat çekici nokta, rahmetli Ferdi Başkan’ın kulağına ne fısıldadığınız sorusuna verilen cevaptı: “En yakınındakilere güvenme dedim.” Bu ifade ister istemez şu soruyu gündeme getiriyor: Size en büyük zararı en yakınınızdakiler mi verdi? Eğer öyleyse, o yakın çevreyi belirleyen kimdi? Atamaları yapan, kadroları oluşturan, ekibi kuran siz değil miydiniz?
Şayet sorun akraba çevresiyse bu bir tercih hatasıdır. Bürokratlarsa, onları göreve getiren yine sizsiniz. Baskı varsa açıklanmalıdır; yoksa sorumluluk yönetenindir. Kaldı ki iki dönem boyunca aynı bürokratlarla çalışılmamış olması da yönetimsel istikrar açısından ayrıca sorgulanması gereken bir husustur.
Velhasıl; kaybedilmiş bir seçimi farklı gerekçelere bağlamak kolaydır. Zor olan, iğneyi kendine batırabilmektir. Siyasette en kıymetli erdem özeleştiridir. Seçmen güvenini kaybetmenin nedeni çoğu zaman dış etkenler değil, içeride biriken memnuniyetsizliktir. Bu bakış açısı değişmediği sürece aynı sonuçların tekrar etmesi kaçınılmazdır.
Belki de asıl soru şudur:
Şehri mi kaybettiniz, yoksa gerçeği mi?