Ülkemizde ve dünyada siyaset elbette önemlidir ve öyle de olmalıdır. Ancak siyaset; bir dünya görüşü, bir ufuk ve bir ideoloji ile anlam kazanır. Her siyasetçinin hayata ve topluma bakışı farklı olduğu için siyasi partiler ortaya çıkmıştır. Partiler; fikirlerin, ideallerin ve toplumsal tasavvurların kurumsal ifadesidir.
Açık Kalem, yerel gündeme dair değerlendirme ve yorum yazılarına yer veren bir köşe alanıdır. Yazılar müstear isimle yayımlanır; içerikte yer alan görüşler yazara aittir ve yorum niteliğindedir. Siz de köşe yazılarınızı 542 211 53 45 numaralı WhatsApp hattımıza gönderebilirsiniz. Köşe yazısını okumak için kaydırmaya devam edin.
Ne var ki geldiğimiz noktada, bazı siyasi figürlerde bu anlamın giderek aşındığını üzülerek görmekteyiz.
Siyasette inat olmamalıdır. Burada kastettiğim; “milletvekili olacağım” ya da “belediye başkanı olacağım” hedefi değildir. Hedef koymak doğaldır. Asıl sorun, “ben olmalıyım, mutlaka ben olmalıyım; parti fark etmez, nereden olursa olsun” anlayışıdır. İşte siyaset tam da bu noktada anlamını yitirmeye başlar.
İbretle izliyoruz ki bazı siyasi figürler, aday olup kazanamadıklarında aynı ideolojik çizgide mücadele etmeyi sürdürmek yerine, şanslarını başka partilerde aramaktadır. Oysa ülkemizdeki siyasi partilerin tamamına yakını belirli bir dünya görüşünü temsil eder. Bir partiye girildiğinde, o partinin değerleri ve ilkeleri de benimsenmiş olur. Bu sahiplenme yalnızca seçim dönemlerinde değil, zor zamanlarda da geçerli olmalıdır.
Bir partide siyasete başlayıp, ardından başka bir partiye geçerek “şehrül emin” olmaya talip olmak; hatta kaybedilen seçimlerin ardından farklı partilere sinyal göndererek aynı makama ulaşmaya çalışmak, açıkça “makam olsun da nereden olursa olsun” anlayışını yansıtır. Bu tutum, aslında o makama neden layık olunmadığının da en açık göstergesidir.
Çünkü siyaset yalnızca bir koltuk meselesi değildir. Aynı zamanda bir dava meselesidir. Bir dünya görüşüne sahip olmak; bir kimliğin, bir karakterin ve bir duruşun olduğunu gösterir. Duruş ise rüzgârın sert estiği zamanlarda belli olur. Rüzgâr nereye eserse oraya savrulmak değil; inandığın yerde sabit kalabilmektir.
Siyaseten yükselmek ve makam sahibi olmak, gerçekten bir ideal varsa, zamanı geldiğinde zaten olur. Aceleye gerek yoktur. Tarih, sabreden ve çizgisini bozmayanları çoğu zaman ödüllendirmiştir.
Buna örnek olarak Manisa’dan Sayın Bülent Arınç gösterilebilir. Siyasi hayatı boyunca bir duruşu, bir davası ve bir dünya görüşü olmuştur. Milli Selamet Partisi ile başladığı siyasi yolculuğunu, isimler değişse de aynı çizgide sürdürmüştür. Zaman zaman seçim kayıpları yaşamış; belediye başkanlığı adaylığı da dâhil olmak üzere çeşitli yarışlarda başarı elde edememiştir. Ancak çizgisini terk etmemiştir. Nihayetinde milletvekilliği, Meclis Başkanlığı ve Başbakan Yardımcılığı gibi önemli görevlerde bulunmuştur. Bu tablo, istikrarın ve sadakatin siyasette uzun vadede karşılık bulduğunu göstermektedir.
Bir diğer örnek ise merhum Adil Aygül’dür. ANAP’tan iki dönem belediye başkanlığı yapmış, sonrasında seçim kaybetmiştir. 2009 seçimlerinde farklı partilerden adaylık teklifleri almasına rağmen, kendi siyasi çizgisini terk etmemiştir. Seçimi kaybetmiş olabilir; ancak adını “duruşu olan adam” olarak yazdırmıştır. Çünkü bazen kaybetmek, kişiliği korumak adına en büyük kazançtır.
Kıssadan hisse; siyasette asıl olan makam değil, duruştur. Dünya görüşü olmayan, rüzgâra göre yön değiştiren kişi siyasetçi kimliği taşıyamaz. Olsa olsa makam peşinde koşan bir figür olur ve halk nezdinde inandırıcılığını yitirir. Çünkü halk, samimiyeti ve istikrarı her zaman hisseder.
Siyaset bir sabır işidir. Bir dava işidir. Bir karakter işidir.
Unutmamak gerekir: Harcanacak paranız, geniş bir çevreniz ve büyük imkânlarınız olabilir. Ancak duruşunuz yoksa, bunların hiçbirinin kalıcı bir anlamı olmaz. Makam gelip geçer; ama insanın adı ve duruşu kalır.