Gastronomi üzerine konuşurken çoğu zaman soyut kavramlara takılıp kalıyoruz. Kültür diyoruz, miras diyoruz, potansiyel diyoruz. Bunların hepsi doğru; ancak bir noktadan sonra şehirler duyguyla değil matematikle büyür. Çünkü ekonomi ikna ister, romantizm değil. Bu yüzden bugün meseleyi çok basit bir yerden ele alalım. Hayal kurmayalım. Sadece hesap yapalım.
Farz edelim ki Manisa’da aynı vizyona sahip yalnızca 50 restoran, lokanta ve kafe bir araya geldi. Hepsi aynı kalite standardında hizmet veriyor, ortak menülerde yerel ürünleri kullanıyor, ortak bir marka altında tanıtım yapıyor ve “Manisa Gastronomi Rotası” adıyla birlikte pazarlanıyor. Yani herkes tek başına değil, aynı hikâyenin parçası olarak hareket ediyor. Bu model dünyada defalarca denenmiş ve başarı sağlamış bir modeldir. Biz de sadece rakamını çıkaralım.
Bu 50 işletmenin her birinin günde ortalama 150 müşteri ağırladığını varsayalım. Bu rakam iddialı değil; orta ölçekli bir işletme için son derece makul. Kişi başı ortalama harcamayı da 300 lira kabul edelim. Bugünün fiyatlarıyla bu da oldukça gerçekçi bir rakam.
150 müşteri × 300 lira = 45.000 lira günlük ciro.
Bir işletmenin günlük ortalama geliri 45.000 liraysa, 50 işletmenin toplamı günde 2 milyon 250 bin lira yapar.
Bu sadece bir gün.
Aylık karşılığı yaklaşık 67 milyon lira.
Yıllık karşılığı ise 800 milyon liranın üzerindedir.
Dikkat edelim: Bu yalnızca 50 işletmenin kendi cirosu. Henüz otelleri, kahvaltıcıları, sokak lezzetlerini, tedarikçileri, üreticileri, nakliyeyi ve yan harcamaları dahil etmedik. Gastronomide her 1 liralık restoran harcaması zincirleme olarak en az 3–4 liralık ekonomik hareket üretir. Yani bu basit modelin şehir ekonomisine yıllık etkisi rahatlıkla 2–3 milyar lirayı bulabilir.
Şimdi kendimize dürüstçe soralım: Manisa gibi bir şehir için 50 nitelikli işletme çok mu büyük bir hayal?
Aksine, oldukça mütevazı bir sayı.
Bu şehirde yüzlerce işletme var. Yani biz aslında yalnızca küçük bir çekirdek ekipten bahsediyoruz.
Demek ki sorun kapasite değil.
Sorun birlikte hareket edememek.
Çünkü tek başına çalışan 50 işletme yalnızca 50 dükkândır. Ama birlikte hareket eden 50 işletme bir destinasyon olur. İnsanlar artık “bir restorana gidelim” demez; “Manisa’ya gastronomi turuna gidelim” der. İşte marka böyle doğar.
Birlik modeli yalnızca ciroyu artırmaz. Zincirleme bir etki yaratır. Daha çok müşteri demek daha çok personel demektir. Daha çok istihdam demektir. Daha çok tedarik demektir. Çiftçinin daha çok üretmesi, kasabın daha çok satış yapması, yerel ürünün daha çok değer kazanması demektir. Yani para şehir içinde kalır ve büyür. Ekonomide buna çarpan etkisi denir.
Dahası, birlikte hareket eden işletmeler kaliteyi de yükseltir. Standart oluşur. Eğitim artar. Denetim kolaylaşır. Turist güven duyar. Güven olduğu yerde harcama artar. Harcama arttığı yerde yatırım gelir. Bu döngü başladığında şehir kendi kendini büyütmeye başlar.
Bugün Manisa’nın eksiği tam olarak budur. Yetenek var, işletme var, ürün var; ama koordinasyon yok. Herkes kendi ateşinde pişiriyor. Oysa aynı ateşte pişirsek ortaya bir şehir çıkar.
Bazen kalkınma için dev projeler gerekmez. Bazen yalnızca 50 kişinin aynı masaya oturması yeterlidir.
Demek ki mesele imkânsızlık değil, organizasyon.
Eğer biz bu şehirde birlikte hareket etmeyi başarabilirsek, gastronomi yalnızca karnımızı doyurmaz; çocuklarımızın geleceğini de doyurur.
Matematik ortada.
Soru artık şu: Biz bu hesabı gerçeğe dönüştürmeye hazır mıyız?
Gastronomi bir lezzet meselesi değil, medeniyet meselesidir.
— Orhan Doğanay