Bazı sabahlar vardır, saat kaç olursa olsun hep karanlıktır. 6 Şubat sabahı da öyleydi.
Güneş doğsa bile ülkenin üzerine çöken ağırlık kalkmadı.
Çünkü yaşanan şey, doğanın ani bir öfkesi değildi. Yıllar boyunca biriken ihmalin, göz göre göre büyütülen sorumsuzluğun sonuçlarıydı.
Çöken her bina ‘Bir şey olmaz’ denilerek geçiştirilen her kusurun toplamıydı.
Ne yazık ki bu gerçeği kabul etmek, hala en zor şey!
Zaman geçti… Acılar günlük hayatın gürültüsünde geriye itildi.
Peki, ne oldu?
Daha güvenli şehirler mi?
Daha sıkı bir denetim mi?
Yoksa sadece yeni kelimelerle süslenmiş eski alışkanlıklar mı?
**
Ülkemizde yaşanan felaketler sonrası refleksler çok tanıdık.
Önce büyük cümleler kurulur. Ardından sorumluluk bilinmezliğin içine bırakılır.
Sonra ‘şimdi sırası değil’ denir.
Sıra hiç gelmez.
Çünkü hesap sorulmadığında, düzen kendini hep kusursuz (!) sanır.
**
Oysa gerçek şu: Deprem sonrası yapılan her ihmalkar tercih bir sonraki yıkımın temelini atar.
Affedilen her kaçak kat, görmezden gelinen her rapor, susturulan her uyarı, denetimsizlik ve daha sayabileceğim birçok şey yeni bir risk olarak geri döner.
En tehlikesi de şu… Normalleşme!
‘Burası Türkiye, olur böyle şeyler’ diyerek kaderle pazarlık yapmak. Kaybı istatistiğe indirgemek. Acıyı anma günlerine sıkıştırmak.
Böylelikle insan hayatı ilk gözden çıkarılan bir şeye dönüşür!
Oysa ‘normal’ olan insanların en güvenilir hissettiği yerlerde yani evlerinde ölmemesidir. Normal olan yarını düşünmeden güvenle uyuyabilmektir.
**
Gerçek değişim bedel ödendiğinde başlar. Sorumlular yargılandığında, kurallar istisnasız uygulandığında, ‘aman şimdi sırası değil’ cümlesi rafa kaldırıldığında olur.
6 Şubat geride kaldı deniyor. Hayır, 6 Şubat hala burada. Üzerine örtü çekildikçe ağırlaşan bir gerçektir. Ve ülkemiz o acı gerçekle yüzleşmeden hiçbir sabaha güvenle uyanamayacak!