Bugün akşam dediğimiz şey, çoğu zaman ekran karşısında geçen birkaç saatten ibaret.
Gerçekten öyleydi.
Eskiden akşamlar daha uzundu.
Saat aynı saatti belki ama zaman daha ağır akardı.
Güneş battıktan sonra evlere çekilir, sofralar kurulurdu.
Televizyon açılmadan önce sohbet başlardı.
Çay demlenir, cam kenarına oturulur, günün yorgunluğu kelimelerle dağılırdı.
Şimdi akşamlar var ama farkına varmıyoruz.
Bugün akşam dediğimiz şey, çoğu zaman ekran karşısında geçen birkaç saatten ibaret.
Bir yandan telefona bakıyor, bir yandan televizyon izliyor, bir yandan mesaj yazıyoruz.
Kimse tam olarak orada değil.
Eskiden bir akşam, bir akşamdı.
Şimdi akşamlar arada kaynıyor.
Zaman kısalmadı aslında.
Biz parçalandık.
Bir zamanlar mahallede sandalyeler çıkarılırdı kapı önüne.
Komşular bir araya gelir, çocuklar sokakta oynardı.
Büyükler konuşur, küçükler dinlerdi.
Şimdi herkes kendi ekranına bakıyor.
Aynı evde yaşayan insanlar bile farklı odalarda, farklı dünyalarda.
Yan yanayız ama uzak.
Akşam, günün ödülüydü.
İnsan eve gelir, ayakkabısını çıkarır, derin bir nefes alırdı.
Bugün ise akşamlar bile yorucu.
Bildirimler susmuyor.
Mesajlar bitmiyor.
Zihin hâlâ çalışıyor.
Dinleniyoruz sanıyoruz ama aslında sadece koltuk değiştiriyoruz.
Belki de en çok yavaşlamayı kaybettik.
Bir çayı acele etmeden içmeyi,
bir sohbeti bölmeden dinlemeyi,
aynı anda sadece tek şey yapabilmeyi…
Eskiden akşamlar daha uzundu çünkü içi doluydu.
Şimdi kısa çünkü içi boş.
Eskiden akşamlar daha uzundu.
Çünkü insanlar birbirine daha yakındı.
Çünkü zaman, tüketilecek bir şey değil, paylaşılacak bir an gibiydi.
Belki yine uzatabiliriz akşamları.
Telefonu bir kenara bırakıp,
bir çay koyup,
aynı masaya oturarak…
Zamanı değil, kendimizi geri çağırarak.