Bir şehir ne zaman değişir? Binaları yıkıldığında mı, sokakları yenilendiğinde mi, yoksa artık çocukluğumuzun izlerini bulamadığımızda mı?
Aslında şehirler bir anda değişmiyor. Önce küçük bir dükkân kapanıyor. Sonra yıllardır gölgesinde oturduğumuz ağaç ortadan kalkıyor. Mahallenin tanıdık esnafı kepenk indiriyor. Boş bir arsanın yerini yüksek bir bina alıyor.
İlk başta pek önemsemiyoruz.
Sonra bir gün o sokaktan geçerken durup etrafa bakıyoruz ve içimizden şu cümle geçiyor: “Burası eskiden böyle değildi.”
Çünkü şehir dediğimiz şey yalnızca asfalt, bina ve caddelerden ibaret değil. Bir fırının sabah kokusu, köşedeki bakkalın sesi, okul dönüşü yürüdüğümüz kaldırım, akşamları kapı önünde yapılan sohbetler de o şehrin parçası.
Bunlar kaybolduğunda yalnızca bir mekân eksilmiyor; geçmişimizin küçük bir parçası da sessizce yer değiştiriyor.
Elbette şehirler gelişecek. Yeni yollar yapılacak, eski yapılar değişecek, hayat başka bir düzene kavuşacak. Değişime karşı durmak mümkün değil.
Ama gelişmek, geçmişi tamamen silmek anlamına gelmemeli.
Çünkü bir şehrin hafızası korunmazsa, bir süre sonra insan kendi yaşadığı yere yabancılaşmaya başlıyor.
Belki de yapılması gereken, eski olan her şeyi olduğu gibi bırakmak değil; neyin korunmaya değer olduğunu zamanında fark etmek.
Çünkü bazı binaların yenisi yapılabilir.
Bazı dükkânların yerine yenileri açılabilir.
Ama çocukluğumuzun geçtiği bir sokağın hatırasını yeniden inşa etmek mümkün değil.
Şehirler değişir. Asıl mesele, değişirken kendilerinden ne kadarını geride bıraktıklarıdır.