Manisa… Gediz Ovası’nın bereketiyle yoğrulmuş, Osmanlı saray mutfağına ilham vermiş, Mesir Macunu’yla beş asırlık bir tarih yazmış kadim bir kent. Türk Patent ve Marka Kurumu Coğrafi İşaretler Portalı’nın güncel kayıtlarına göre Manisa’nın bugün 32 adet coğrafi işaretli tescilli ürünü bulunuyor. İlki 1996’da tescillenen Kula El Halısı, sonuncusu 2025’te tescillenen Gökeyüp Çömleği. Yani Manisa, tam 29 yılda 32 ürün tescil ettirebilmiş; yılda ortalama bir ürünün biraz üzerinde bir tempo.
Bu sayı, Manisa’yı Türkiye genelinde Kayseri ile birlikte 16. sıraya taşıyor. Rakam kötü değil. Ama gastronomide asıl mesele sayı değil, o sayının bir kalkınma motoruna dönüşüp dönüşmediğidir. Aynı listenin zirvesinde, 2024 sonu itibarıyla Gaziantep Ticaret Borsası’nın açıkladığı verilere göre 106 tescilli ürünüyle Gaziantep var. Yani Gaziantep’in tescil sayısı Manisa’nın yaklaşık üç katı. Aradaki fark yalnızca rakam değil; aradaki fark, bu ürünleri markaya, deneyime ve gelire dönüştürebilme becerisidir. Peki Manisa’nın 32 tescilli ürününden kaçı uluslararası bir marka değeri yaratabildi? Maalesef sıfır.
T.C. İletişim Başkanlığı’nın paylaştığı verilere göre coğrafi işaretli ürünlerin küresel pazarı 200 milyar doları, Avrupa’daki pazar büyüklüğü ise 60 milyar avroyu aşmış durumda. Manisa Sultani Çekirdeksiz Üzümü ve Kırkağaç Kavunu şu anda Avrupa Birliği nezdinde tescil sürecinde; Mesir Macunu ise şehrin AB coğrafi işareti almış nadir ürünlerinden biri. Yani potansiyel masada duruyor. Sorun kaynakta değil; sorun o kaynağı bir markaya, bir deneyime, bir gelire dönüştürecek zincirin eksikliğinde.
Peki bu tablo neden böyle? Belediye tanıtım için bütçe ayırıyor, festivaller düzenliyor, şehre turist çekmeye çalışıyor. Kültür ve turizm alanında ciddi gayretler var, bunu görmezden gelmek haksızlık olur. Ama asıl sorun tam da burada başlıyor:
Festival bitiyor, sahneler sökülüyor, şefler gidiyor ve Manisa eski Manisa olarak kalıyor. Esnaf ise yine aynı esnaf.
FESTIVAL COŞKUSU BITIYOR, ESNAF YINE ESKISINE DÖNÜYOR
Manisa’da düzenlenen gastronomi festivallerine bakalım. Devasa organizasyonlar, ünlü şefler, görkemli sahneler, yemek gösterileri, binlerce ziyaretçi. Belediye bu işe ciddi bütçeler ayırıyor. Tanıtım filmleri çekiliyor, sosyal medya hesaplarından şehir dünyaya tanıtılıyor. Gayret takdire şayan.
Peki festival bittiğinde ne oluyor? Esnaf, festival süresince belirlenen “Lezzet Noktaları”nda ya da stantlarda ürününü satıyor, bir nebze nefes alıyor. Ama festival biter bitmez her şey eski hâline dönüyor. Çünkü esnaf, gelen yerli ve yabancı turisti ağırlayacak, ürününü doğru anlatacak, şehri bir destinasyon olarak pazarlayacak bilinçte değil.
Manisa’da turizm bilincine sahip, müşteriye davranışından sunumuna kadar uluslararası standartlarda hizmet verebilecek esnaf sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor.
Elimizi vicdanımıza koyalım. Manisa’da kaç lokantada gelen turiste İngilizce veya Almanca menü sunulabiliyor? Kaçında garsonlar yabancı misafire yemeğin içindeki malzemeleri anlatabiliyor? Kaçında ödeme sistemleri turistin alışık olduğu standartta? Kaçında hijyen ve sunum kalitesi dünya standartlarında?
Maalesef çok azı. İşte bu yüzden festival sonrası yaşanan sönüklük kaçınılmaz. Turist geliyor, Manisa kebabını yiyor, Mesir Macunu’nu alıyor ama “Burada kalıp daha fazla vakit geçireyim, başka lezzetler keşfedeyim” demiyor. Çünkü ona sunabileceğimiz bütünleşik bir deneyim yok.