C-19 feleğimizi şaşırttı. İşlerimizi, çalışmalarımızı allak bullak etti. Sokağa çıkarken cüzdan kimlik telefon derken maske çıktı. Sokağa çok çıkmadığımdan her seferinde, asansörün önünde, apartman kapısından çıkıp da insanları görünce hatırladığım maskeyi dönüp aldığım çok oluyor. Ben alışamadım diyorum ama aklım ihtiyarladın diyor. Bu akıl her yaşta vücudun diğer organları ile anlaşamaz. (Bi ara onu da yazarım.)

Koronadan dolayı uzattığım katarak ameliyatı veya temizliğini dayanamayacak bir hal alınca geçenlerde yaptırdım. Hastanelere girme ne olur ne olmaz denildiğinden uzayan bu iş de katarak bir hayli kalınlaşmış. CNC (si en si) tezgahı gibi çalışan alet cırt cırt temizledi göz merceğimin üstünü. Çok basit ve kısa zamanda yapılan bu işlem diğer ameliyatlar gibi uzun süre almadığından hatta abartma nüansı olarak kullanılan 5 saat 6 saat zaman ölçüsü kullanılmadığından aksine 10 dakikalık basit bir işlem olarak nitelendirilir. Oysa çok önemli hassas bir ameliyattır. Adına ameliyat denilmesi bu önemindendir. İşte bu önemli cerrahi müdahaleyi ikinci göz için de yaptırdığımız da işlem tamamlanmış olacak.

Uzun zamandır Olay Gazetesi’nde köşe yazıları yazıyorum. Bu yazılarım aynı zamanda Manisa Kulis Haber internet gazetesinde de yayınlanıyor. Dedim ya korona feleğimizi şaşırttı. Dükkanın kapısını çeker gibi çektim gittim gazetemdeki köşeden. Ayıp ettiğimi gazete yayın müdürüm arayıp esprili bir şekilde “Abi nerdesin? Okurların seni soruyor” deyince dank etti.

Bu işin editörü var, danışmanı var, en son basın yayın genel müdürü var, en önemlisi topluma hitap eden sosyal yönü var.

Hakikaten katarak ile uğraştım. Doktora gidip gelmeler, mercek seçmeler, merceği beklemeler, heyecan ve ameliyat sonrası gözü yormamalar. Uzadı.

Mazeret değil. Haber ver, mazeret sıralama. 26 yaşımda askere gittim birikimden dolayı iki yıl üst üste üç aylık askerlik dönemi çıkmıştı. Nişanlıyım, askerliğimi Bornova Hacılar Kırı’nda yapıyorum. Bir müddet sonra hafta sonu izinli çıkardılar. Komutanımız tarafından, Pazar akşamı saat 22.00’de nizamiye kapısından girip teslim olmamız söylendi. Cumartesi günü öğle yemeğimizi yedirdiler karavana yemeyelim dışarı çıkınca bir lokantada yeriz diyorduk. Askerlik devlet baba aç göndermez.

Pazar akşamı geldi ben nişanlımla vakti ayarlamamışım saat 22.10’da kapıda nizamiyedeydim on dakika gecikmeli olarak. Asteğmen haftaya cezalısın dışarı çıkmayacaksın mazeret bildir dedi. Komutanım mazeretim 10 dakika gecikmeyi affetmenizi sağlayacak mı? Hayır. O zaman bildirmiyorum dedim. Bu bir tecrübe idi.

Yıllar sonra köşeyi bırakıp gittik. Ama her işin bir ciddiyeti var. O işin gereğinin yapılması var. Sorumlu olduğun kimseler var. Kendi özel işyerin dahi olsa müşterilerin var onlara hizmet verdiğin bir zaman var işyerini geç açıp erken kapayamazsın.

Ne diye editör senin yazılarını derliyor? Danışman ne işe yarıyor? Seni yazındaki bazı hassas konularda ne diye uyarıyor? Basın yayın müdürü o gün gelmeyen yazından dolayı o köşeyi nasıl dolduruyor?

Mazeret affettirmez. Haber vermek hoşgörü sağlar. Makul karşılanır. Özür dilemek çok zor bir şeydir. Kabahati üstleniyorsun bir ikincisi karşı taraf affeder affetmez, affetmez ise daha da zor duruma düşüyorsun. Bu tür davranışlar adetim değildir, alışkanlığım hiç değildir. Genç yaşta askerde yaşadığım olay kulağıma küpe olmuştu. Korona, katarak falan da mazeret değil. Hoşgörünüze sığınmak için kıvırmalar olsa gerek. Ama özrümü kabul etmenizi dilerim.

Yıllar önce sevdalı hüzün üzerine kaleme aldığım bir şiirimi yazayım. Af ile bağdaşır mı bilmem ama sevgi, aşk, sevmek hele hüzne kapılınca bir an olsun unutulur herşey, ve hüzün her gönlün kapısını aralar.

GARİP HÜSEN…

Gece zifiri karanlık, gece ıssız, sessiz, bitmek üzere. Sobanın sıcaklığı geçmiş, baş yana düşmüş, omza değiyor. Sandalye sesleri, yıkanan çay bardakları gucurtusu, bozuyor kahvede ki susmuşluğu. Sabah buradan gidecek sürüsünü yaymağa, Hüsen. Seğirtmesini aradı bacaklarının arasında, düşmüş, eğilerek aldı ayaklarının altından.

Köy meydanına gelmişti kimi çıngıraklı, kimi koca çanlı keçiler.

Bir ıslık Çoban Hüsen’den, takıldı peşine yoldaşı olan sürüdekiler.

Çıktılar hemen köyden kaç sokaktı sanki.
Uzak sayılır gidecekleri yer, zaten nerede yayılacaklar ki.

Heybesinden çıkardı kuru ekmeğini.
Kat kat gazete kağıdına sarılmış keçi peynirini.

Yürürken dişliyordu kahvaltı diye yediğini,
Arada bir ihmal etmiyordu sopa ile keçileri dürtmeyi.

Gün ağarmış kızıllaşmıştı karşı tepeler
Günler aylar değil geçmişti seneler.

Köyün çobanı Hüsen’e dededen kalmıştı çobanlık
Her gün sabah gider dönerdi akşam, karanlık.

Yaşı geçmiş kimse vermemişti kızını,
Bulamamıştı o da çekebilecek nazını.

Ama gönül bu kırmızı yemenisini unutamamıştı Zeyneb’in
Kara saçları, kara kaşlar, zeytin gibi gözlerin.

Genç yaşta yürümüştü Zeynep, Hak’ka,
Hüsen’in yaşı geçse de, hep gelirdi Zeyneb'i akla.

Aha bunlar şimdi Zeynep, sürünün herbiri,
Yürü be kuzum yürü be Zeynebib gideliberi.

Gelmişti sürü, gelmişti keçiler, otlak yerine,
Dayandı her zaman ki gibi ağacın birine.

Kavalın nağmesi fıyladı bayır aşağı sesi,
Zeynep geldi gözlerine alacalı yeldirmesi.

Yaş ne kadar oldu, hala mı Zeynep? Dedi Hüsen.
Yoktu ki dünyada hiçbir şeyi, aklında ki Zeynep’ten.

Ses sustu, sustu kaval, keçiler, sustu çıngıraklar.
Durdu dünya, her şey durdu, sessiz kaldı uzaklar.

Akşamı yaptı güneş, rüzgar suspus, sürü sessiz.
Hüsen bu garip, geçmedi hayatı bir an Zeynepsiz.

Öylece kalakalmıştı Çoban Hüsen.
Hala ses yoktu Zeyneplerim dediği sürüden.

Akşam olmuş, sürüden dönmüştü bir kaçı köye.
Birçoğu öylece kalakalmış Garip Hüsen'le.

Gelmeyen sürüyü merak eden köylüler buldular Hüsen'i.
Başı düşmüş, susmuş elinde kavalı, bitmiş nefesi.

Dayandığı ağaca yazmıştı yıllar önce Zeynep diye.
Kavuştu şimdi, yıllarca hasret kaldığı Kınalı Zeynebine.

Dünyanın hali der beklemezdi bir şey hayattan.
Fakirdi, garipti, zaten hem anadan hem babadan.

Döndüler köye ikindi de kılındı cenaze namazı.
Yoktu kimseye diyeceği ama Hak’ka vardı niyazı.

Mezarlığa kadar taşındı Hüsen bir bir omuzlarda.
Bir oldu Hüsen Zeynebi’yle aynı mezarlık, aynı toprakda.