Cep telefonundan gelen kısa bir titreşim, küçük bir “ding” sesi…
Bir sesle irkiliyoruz artık.
Cep telefonundan gelen kısa bir titreşim, küçük bir “ding” sesi…
Bazen mesaj bile değil ama refleks hâlinde telefona uzanıyoruz.
Çünkü çağımızın alarmı bu: bildirim sesi.
Biz artık saatle değil, bildirimle yaşayan bir nesiliz.
Eskiden sessizlik dinlendirirdi.
Şimdi ise huzursuz ediyor.
Telefon uzun süre çalmayınca bir şeyleri kaçırıyormuşuz gibi hissediyoruz.
Kim yazdı?
Kim paylaştı?
Biri bizi hatırladı mı?
Sessizlik, eksiklik gibi geliyor.
Oysa belki de olması gereken hâl, tam olarak buydu.
Bir işi yaparken tam yapamıyoruz.
Bir sohbeti dinlerken aklımız başka yerde.
Bir film izlerken bile telefon elimizde.
Her bildirim dikkatimizi biraz daha bölüyor.
Ve biz buna “çoklu görev” diyoruz.
Oysa gerçekte olan şu:
Hiçbir şeye tam olarak odaklanamıyoruz.
Herkese ulaşabiliyoruz ama kimseye gerçekten ulaşamıyoruz.
Yan yana oturup birbirimize mesaj atan insanlar olduk.
Aynı sofrada susup, başka hayatlara bakıyoruz.
Bildirimler bizi bağlıyor gibi görünse de
aslında bulunduğumuz andan koparıyor.
Eskiden beklemek vardı.
Cevap almak için, haber duymak için, kavuşmak için…
Şimdi her şey anında.
Cevap gelmeyince huzursuzluk başlıyor.
İnsanlar birbirini değil, ekranı suçluyor.
Sabır azaldı.
Tahammül kısaldı.
Gerçek Yorgunluk
Bu yorgunluk fiziksel değil.
Zihinsel.
Sürekli uyarılan bir zihin dinlenemiyor.
Telefonu bırakıyoruz ama aklımız hâlâ orada.
Bildirim sesi susuyor belki,
ama yankısı içimizde devam ediyor.
Bildirim sesiyle yaşayan bir nesil olduk.
Uyanıyoruz, bakıyoruz.
Uyumadan önce, yine bakıyoruz.
Belki de bazen telefonu sessize almak yetmez.
Hayatı da biraz sessize almak gerekir.
Çünkü insan,
sürekli çağrılan bir varlık değil.
Bazen kimseye cevap vermeden de var olabilir.