Bazen yazdığımız hiçbir şey, boş bir dosya kağıdından bile ağır çekmiyor...

O kadar boştur içi, o kadar eksik, bir o kadar gereksiz...

Hikayeci oturtup dizlerinin dibine çocukları bir bir anlatırken en güzel masalları, masalın bittiği yerde başlayan gerçek var ya; işte odur asıl yüzleşilmesi gereken.

Gerçekler soğuktur; belki o yüzden uyanmak istemeyiz sıcak uykumuzdan...

Gerçekler korkutucudur; belki o yüzden severiz hep sonu iyi biten filmleri, masalları...

Sahi gerçek olan ne tüm bu kargaşanın içinde?


En iyi anlatıcılar bile çözememişken şifresini, tarifleyememişken şu yaşamak denen doğum sancısını, küçücük akıllarımızla biz neyin telaşındayız ki?

Gülmek mi istiyorsun, gül o zaman...

Bas kahkahanı en koyusuna....

Ağlamak mı istiyorsun, ağla o zaman...

Ağlayabilmiş olmaya değil, hiç ağlayamamış olabilmene üzül de ağla...

Ulu orta küfür et mesela, iyi gelir ruhuna...

Ve güpegündüz sevdiğini söyle, en kıymetline...

Ortada ne fol olsun ne yumurta, söyle sen içinden geleni... Bakakalsın ve şaşırsın aklına...

Hayatının en cesur hamlesini sevmediklerin için yap ve onlara da söyle ama içinden geleni... Ki anlamı olsun sevdiklerinin...

Bak! Ne kadar kolay... Ne kadar zor hayat!

Senin durduğun yerden bakınca dünyaya yangınlar ve çorak topraklar geziniyor aklının ücralarında...


Benimse hep mavi su birikintilerinde parmak uçlarım...

Dedim ya en iyi anlatıcılar bile tarifleyememişken şu içinde biriktirdiklerini, yaşa da bitsin en güzel hikayeyi..