Defne'ye

Çok uzak ülkelerin birinde bir hikayeci varmış.
Oturtup dizlerinin dibine çocukları, gerçek olamayacak kadar güzel şeyler anlatırmış.
Hikaye bu ya, çocuklar öyle saf, öylesine yalın ve çıplak dinlermiş hikayeciyi…
Hikaye bu ya, anlat anlatabildiğin kadar... Nasılsa mum ışığını verdiğince sürecek.
Sonra tılsım tamamlanacak, hikaye bitecek en mutlu yerinde.
…
Masallarla büyüyen, avutulan belki de; masallardaki kahramanlara inanan çocuklardık biz.
Çocuk olmak, masallar var diye güzeldi belki de.
Sonra büyüdük; hızla ve eksilerek…
Kirlenerek, çalarak gülüşlerini çocukların; büyüdük.
Belki de öyle sandık!
Bak çocuklara! Onların dünyaları daha büyük; düşleri, yürekleri, sözleri, gülüşleri…
Bak elleri ayakları kocaman olmuş büyüklere! Yalanları, nefretleri, hesapları kendilerinden daha büyük.
Çocukların oyunları bile sahici… Taştan, sopadan, bezdendir oyuncakları da ummazlar bile ötesini.
Dön de bir bak kendine! Oyunun kin ve nefretten, oyuncağın kan ve etten besleniyor.
…
Şimdilerde masallardan ejderhalar çıkıyor, ağzındaki ateş yakıyor her yeri… Cadılar, cellatlar kol geziyor karanlıklarda… Karanlıklarda hep korkutucu adamlar var her nedense…
Öyle ki çocukların rüyalarına giriyor o karanlıklar… Ağlayarak uyanılan uykulardan kalkıyorlar sabahlara.
Günü aydın, oyunları şen olmaz artık bu çocukların!
…
Sırf bu yüzden en güzel hikayeyi hep aklımda tuttum. Çünkü nerede ağlayan bir çocuk görsem, bilirim ben gözünün yaşının kederini.
Kederini alsın götürsün diye oturtup dizlerimin dibine anlatayım istedim en güzel hikayeyi…
Yalan olsa ne çıkar! Gülebilsin istedim sadece gönlünce